VLADİSLAV ARDZINBA

Yazan: Sezai Babakuş

1990’da acemi bir parlamento başkanıydı, kritik süreçlerde sınav verdi; halkının kaderine hükmetti ve ülkesini bağımsızlığa taşıyan “gerçek” bir kahraman oldu…

Hiç kuşku yok ki, Abhazya bugünlere, Vladislav Ardzınba’nın bilge, kararlı, karizmatik lider kişiliği sayesinde ulaştı. O’nu 1989’da Abhazya’yı ilk ziyaretimde tanımıştım. O zaman, ekonomi editörü olarak çalıştığım Hürriyet Gazetesi adına, Türk-Sovyet Karma Ekonomi Konseyi toplantısı için Moskova’ya davet edilmiştim. Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç’den 1 hafta ek izin koparmış, Moskova programı sonrası, Sovyet Yazarlar Birliği’nden Rady Fish ve Vera Feyenova’nın yardımları ile Abhazya’ya gidebilmiştim. Gorbachev’in “glasnost” ve “perestroyka” fırtınası devam ediyordu ya, yine de 23 Ekim 1989’da, Moskova’dan bir uçağın diğer yolculardan tecrit özel bölümünde, tek başıma yolculuk ederek Sohum’a ulaşmıştım. 130 yıl sonra anavatanla kuçaklaşmanın coşkusu, doğal güzelliğin ve 87 derecelik “çaça”nın sarhoşluğu, akrabalar, yazarlar, şairler, parlamenterler, bakanlar derken, 27 Ekim günü, Abhazya Tarih ve Bilim Enstitüsü Başkanı (1988’de bu göreve seçilmişti) ve SSCB Halklar Meclisi üyesi (B.Şinkuba ve F. İskender ile birlikte o yıl Abhazya’yı temsilen seçilmişti) V. Ardzınba’nın odasındaydım. 1985’de Hatti-Hitit tarihi üzerine doktorasını tamamlamış genç bir akademisyenken (14 Mayıs 1945 doğumlu) Abhazya’yı da içine alan büyük değişimin anaforunda politikanın içine sürüklenivermişti. Dinamik ve karizmatikti. Abhazya’da tanıştığım kişiler içinde en etkileyici olanıydı ve hiç kuşku yok ki, herkesten bir adım öndeydi.

Eski Sohum Limanı’na bakan Enstitü binasındaki ofisinde 4 dilin (Abhazca, Türkçe, İngilzce ve Rusça) harmanlandığı 1,5 saate yakın görüşmemizde, O Abhazya’nın ahvalini anlattı, ben de Türkiye’ninkini… Ardzınba’nın etnik contentinde Türklük vardı. Annesinin baba tarafı Abhazlaşmış Türk’tü, Osmanlı’dan kalan…

Abhazya kritik bir sürece girmişti. Sovyetler dağılıyordu ve yerine neyin konacağı henüz belli değildi. Gürcistan’da Abhazya’yı ilhak heveslisi milliyetciler Zviad Gamsakhurdia öncülüğünde güç kazanıyordu. Kısa süre önce, 1.000 kadar milliyetçi Gürcü militanın Abhazya’ya saldırısı 16 kişinin öldüğü çatışmalarla püskürtülmüştü. 3-4 ay içinde Abhazya’da parlamento seçimleri yapılacaktı ve Ardzınba, Abhaz ulusal hareketi Aydgılara (Birlik) tarafından desteklenen adayların başında yer alıyordu. Daha şimdiden Abhazya’nın yakın geleceğine hükmedeceğini biliyor gibiydi.

Sonunda, “Abhazya için yeni bir gelecek başlıyor. Buraya gelmeli ve bize katılmalısın” diyiverdi.

Henüz politikanın acemisiydi ama inandırıcılığı ve ikna gücü yüksekti. En azından bana söktü… “Bunu düşüneceğim” dedim. En az bir yıl sürecek mazeretim vardı.

30 Ekim’de (tam da 30. yaş günümde) Abhazya’dan yüksek duygular ve karmaşık düşüncelerle ayrılmıştım. Söz yerindeyse vurgunu yemiştim. Sohum’dan Batum’a sekiz yolcu kapasiteli pervaneli bir uçakla katederek, henüz yeni açılan Sarp sınır kapısından geri dönmüştüm. Üç beş gün içinde, İstanbul’un da, gazeteciliğin de, yaşamımın da katlanılmaz derecede sıkıcı olduğunu anlayıvermiştim (!). Çetin Emeç “parlak bir kariyerin var, yazık etme” dedi;  oğul Simavi, “Moskova’da büro açma iznini yeni aldık, istersen Moskova temsilcimiz ol” önermesinde bulunmuştu. Arkadaşlardan “deli misin”ler, aile çevresinden de “olmaz”lanmalar yükselmişti.  Doğruydu, iyi bir mesleğim, işim, eşim, çevrem vardı. Kariyerim “parlak”tı. Kısa süre önce TÜSİAD tarafından “yılın gazetecisi” seçilmiştim vs. Herkes haklıydı.

Zaman kazanmak için, daha önce planlanmış (orada yaşayan sevgili biraderim sayesinde) Amerika macerasına sığındım; “dilini geliştir, yeni dünyayı keşfet vs.” cinsinden bir program… Sekiz ay sürdü. Kendi “eski”sine, köklerine dokunan birine onlarca “yeni dünya” verseniz ne yazar. Ben de yeni dünyanın eski insanlarına takıldım;  biraz Kızılderili biraz Amish (savaşı ve teknoljiyi reddeden bir halk) dolanıp durdum. Çetin Emeç’in öldürüldüğünü (7 Mart 1990) New Echota’da (Gordon County/Georgia) sürgünde ölen Çeroki’lerin (Cherokee) anısına yapılan “Gözyaşı Yolu” anıtını ziyaret edip 1984’de 9 bin Nevajo ve Apaçilerin (Apache) 500 kilometre yürütülerek sürgün edildiği Bosque Redondo’ya (Fort Summer/New Mexico) doğru yol almaktayken öğrendim. Döndüm, 1991’in 14 Nisan’ında iki valiz eşya ile Abhazya’ya teslim oldum.

İki gün sonra Ardzınba’nın huzurundaydım. Biraz şaşkın biraz memnun karşıladı. “Düşünmek epey uzun sürmüş” dedi. Böylece Sohum’un iki gözde binasında (Ritsa Oteli ve Parlamento Başkanlığı) “yeni hayat”a başlangıç yaptım.

Ardzınba, beklendiği üzere, 1990’un başında yapılan seçimlerde parlamentoya ve ilk oturumda da Parlamento Başkanlığı’na seçilmişti. Abhazya’nın siyasi yapılanmasında Parlamento Başkanlığı en üst makamdı. 1922’de kurulan Sovyetler Birliği 1991’in başında dağılmıştı. Dağılma süreci birliği oluşturan cumhuriyetlere bağımsız ülke statüsü kazandırıyordu. Ancak birlik içinde yer alan onlarca özerk cumhuriyetin, özerk bölgenin, kray ve oblastın ne olacağı belirsizdi. Birliği dağıtan Gorbachev bu kadar detay düşünmemişti. Rusya, kendisine bağlı özerk yapılarla Federasyon oluşturmuştu. Bunun diğer ülkelere de örnek olması bekleniyordu. 28 Nisan 1991’de Gürcistan bağımsızlığını ilan etmiş, Mayıs ayında yapılan seçimde de Zviad Gamsakhurdia devlet başkanı seçilmişti. Gürcistan yönetiminin Abhazya ve Acaristan özerk cumhuriyetleri ve Güney Osetya özerk bölgesi ile nasıl bir “gelecek” öngördüğü belirsizdi.

Kısaca, Abhazya’nın kaderini yakından etkileyecek gelişmelerin göbeğindeydik.

Ardzınba’nın gündeminde yapılacak çok iş vardı. Benim de… İlk haftalar daha çok geçmişi öğrenmek bugünü anlamak üzerineydi. Tarihle yüzleştim. Dilimdeki, yüreğimdeki pası attım. Abhazya’nın etnik dengeler üzerine kurulu siyasi, hukuki ve idari yapısını hatmettim. Isındım… Bir bilgisayar operatörü (Mişa), bir Rusça-İngilizce çevirmen (Luda), iki Macintosh (kiril ve latin shift), bir renkli printer ile oluşturduğumuz enformasyon merkezimizde kolları sıvadım.

Parlamento Başkanlığı’nın resmi yazışmaları için kurumsal bir konsept oluşturarak işe koyulduk. Önceliği ekonomi ve dış ilişkiler (özellikle diaspora ile ilişkiler) alıyordu. Abhazya’yı tarihi, siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal yanlarıyla özet olarak tanıtan Türkçe ve İngilizce bir dosya hazırladık ve yavaş yavaş Abhazya’nın envanterini çıkarmaya, sektör analizleri yapmaya başladık. G. Gagulya’nın başkanlığında Dış Ekonomik İlişkiler Komitesi’ni kurduk. Yatırım ve Kalkınma Ajansı için çalışmalara başladık. Oçamcira limanı ve çevresini kapsayacak bir serbest bölge projesi geliştirdik. Sohum-Trabzon arasında doğrudan deniz ulaşımının sağlanması ve Sohum Gümrüğü’nün kurulması, diasporadan olası geri dönüşçüler için kurumsal bir yapı oluşturulması  vs. çalışmalarına başladık. Türkiye’den Abhazya’ya ilk iş gezisini gerçekleştirdik. Sevgili dostum Mümtaz Demiröz (o sıralar Abhaz Derneği başkanıydı) ile birlikte bir otobüs dolusu potansiyel yatırımcıyı ve çeşitli yayın kuruluşlarından 7 gazeteciyi İstanbul-Sarp-Batum üzerinden (macera dolu bir yolculukla) Abhazya’ya getirdik. Böylece ilk ortak yatırım projeleri hayata geçmeye başladı. (Bu gezi ile Abhazya’ya gelen İzmirli iki Türk genç girişimcinin (Cahit ve Cem) öyküsü özel önem taşıyordu. Torbalı’da kiremit-tuğla fabrikası sahibi bu gençler Abhazya İmar ve İnşaat Kurumu Başkanı A. Arşba ile Tkvarçal bölgesinde ön yatırım tutarı 1 milyon 300 bin Dolar olan bir kiremit-tuğla fabrikası kurulması için anlaşmışlardı. Cahit ve Cem 1991/92 kışında  Abhazya’ya defalarca geldiler. Sonunda proje detaylandırıldı ve işin başlaması için Gagrabank’da açılan ortak hesaba 100 bin Dolar para yatırdılar. Bu para ile fabrikanın kurulacağı alanda hafriyata başlanmıştı. 14 Ağustos’ta savaşın başlaması ile A.Arşba –ortaklarına karşı sorumluluğunu yerine getirerek-bankada kalan 78 bin Dolar’ı çekip Nalçik’e götürdü, Cahit ve Cem’i arayarak parayı Nalçik’ten alabileceklerini söyledi. Cem ve Cahit Nalçik’e gidip A.Arşba ile buluştular paranın yarısını Abhazya’ya destek için bıraktılar. Bu para, savaş sırasında Türkiye’den Abhazya’ya yapılan ilk yardım olarak kayıtlara geçti. Cahit ve Cem’e cömertlikleri için, Arşba’ya da dürüstlüğü ve örnek davranışı için tşk.)

Abhazya’ya gelen gazeteci dostlarımın haberleri ve benim çeşitli gazete ve dergilerde çıkan yazılarımla, Türkiye’deki hem kendi camiamızın hem de genel kamuoyunun ve iş çevrelerinin Abhazya’yı tanımaları yönünde güçlü adımlar attık. Bu sayede Türkiye’den Abhazya’ya çok hızlı geliş gidişler başladı. Çeşitli sektörlerde (tarım, inşaat, turizm ve orman ürünleri) ortaklıklar kurulmaya başlandı. Bu gelişme Abhaz-Adige işadamlarını da harekete geçirdi, kurdukları çok ortaklı şirketle (Nartaş) Abhazya’da iş yapmak üzere kolları sıvadılar. Diaspora ile ilişkileri daimi ve sistemli hale getirmek amacıyla Türkiye’den üç kişiye -Atay Ceyişakar, Cengiz Gül ve İrfan Argun- Abhazya’yı temsil yetkisi verdik. (Kısa süre içinde dış temsilcilerimiz arasına ABD’den Yahya-İnal Kazan ve İngiltere’den George Hewitt katıldı. Nalçik’ten Moskova’ya, Kazan’dan Ufa’ya temsilcilik ağı genişledi. UNPO/Temsil Edilmeyen Halklar Örgütü ile gayet verimli işbirliği kuruldu). Bu arada, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden 25 kadar gencin Abhazya’ya üniversite okumak üzere gelmesi umut ve heyecanı daha da artırdı. (Bu öğrencilerin bir kısmı kaldı ve Abhazyalı oldu; halen milletvekili ve Abhazya Ticaret Odası Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Soner Gogua, Kardeşlik Vakfı Başkanı Oktay Çikatua ve Geri Dönüş Komitesi’nde görev yapan Erkan Kutarba ilk akla gelenler.)

Velhasıl diaspora-anavatan köprüsü kurulmuştu ve işler iyi gidiyordu. Öyle ki, gelen-gidenle ilgilenmekten, hayali proje ve önermeler dinlemekten sıkılmaya bile başlamıştık. Kiminin milyar dolar sermayeli şirketi vardı, kiminin de Türkiye’yi yönetenleri yönetecek kadar siyasi gücü… İlkokul mezunundan uluslararası siyaset, marangozdan makro ekonomi dersleri almaya alışmıştık. Dahası Abhazya ekonomisini bir anda düze çıkarmak için organize işler (sahte dolar basmaktan, kenevir-esrar yetiştirmeye kadar) öneren avantürler de peyda olmuştu. Olsun, Apsuwa dediğin “yüksekten uçar”dı…

Gördüm ki, Abhazya’nın en acil sorunu dış dünya ile haberleşmesindeydi. Rusya ve Gürcistan’a entegre bir telefon sistemi vardı; çok eski ve hantaldı. Bu sistemle uluslararası görüşme yapmak hemen hemen imkansızdı. Yeni bir sistem için Türkiye’den destek arayışına başladım. Dönemin Maliye Bakanı Adnan Kahveci ile ilişkilerim iyiydi, Ankara’ya gelerek kendisi ile görüştüm. Abhazya’ya, toplam bütçesi 600 bin doları bulan 10 bin abone kapasiteli bir telefon sistemi kurulması konusunda “yardım” sözü aldım. Ancak Abhazya’nın Moskova ve Tiflis ne der kaygısından kaynaklanan kararsızlığı ve Kahveci’nin görev yaptığı ANAP iktidarının sona ermesi nedeniyle bu proje gerçekleşemedi. (Kaderin şu cilvesine bakın ki, 5 Şubat 1993’de Adnan Kahveci, eşi ve kızının trajik ölümünün kısmi tanığı oldum. 5 Şubat 1993’de Abhazya Dışişleri Bakanı Sait Tarkıl ve Yazarlar Birliği Genel Sekreteri Rauf Bijnu ile temaslarda bulunmak üzere geldiğimiz Ankara’dan İstanbul’a dönüyorduk; eski bir Suzuki 4 çeker içinde, yeni açılan TEM’de ağır aksak yol alıyorduk. Yol tenhaydı ve Gerede’ye 30-40 kilometre kala hızla bizi geçen siyah Mercedes’i kıskanmıştık. 20 dakika sonra Gerede çıkışına geldiğimizde polis araçları ve ambulanslar arasında o siyah Mercedes’in hurdaya dönmüş halini görüp halimize şükretmiştik. Yarım saat sonra radyodan Kahveci’nin Gerede’de trafik kazasında öldüğü haberini dinliyordum. Araç o araçtı.)

Ardzınba’nın bitmeyen enerjisi ve geleceğe dair büyük umutları vardı. Yine de, 1991 sonlarına doğru şartların giderek ağırlaşması O’nu da kaygılandırmaya başlamıştı.

Ardzınba’nın bitmeyen enerjisi ve geleceğe dair büyük umutları vardı. Yine de, 1991 sonlarına doğru şartların giderek ağırlaşması O’nu da kaygılandırmaya başlamıştı. Gürcistan, Abhazya ve Acaristan özerk cumhuriyetleri ile Güney Osetya özerk bölgesi ile ilişkilerini düzenleyen anlaşmaları ve federal yapıdaki 1978 anayasını feshederek, 1921 anayasına dönmüştü. Abhazya’nın Gürcistan yönetimine “yeni dönemde nasıl bir siyasi-hukuki ilişki içinde olacaklarının” konuşulacağı görüşme talepleri yanıtsız kalıyordu.

Abhazya bu sancılı süreçten geçerken Gürcistan’da da işler karışıyordu. Gamsakhurdia karşıtları güçlenmiş, iktidar savaşı kızışmış, Tiflis ve Kutaisi gibi büyük kentlerinde sokak çatışmaları başlamıştı. Gürcistan’ın da karmaşık bir yapısı vardı; farklı etnik, sosyal ve siyasal klanlar arasında öldüresiye bir iktidar savaşı yaşanıyordu.  En büyük hesaplaşma, kendilerini “asil Gürcü” sayan Kartveller ile “Gürcüleşmiş” Megreller (Lazlar) arasındaydı.

Abhazya Parlamentosu’nda Abhaz ve Gürcü-Megrel vekiller arasında uzun, sert ve sonuçsuz tartışmalar yaşanıyordu. Abhaz aydınları ve halk temsilcileri tarafından kurulan, liderliğini Sergey Şamba’nın yaptığı Aydgılara (Birlik) hareketi, siyaset üzerinde baskısını artırıyordu.

Abhazya Özerk Cumhuriyeti’nin yönetim modelinde (protokolünde) en üst siyası otorite parlamento başkanıydı. Üç yardımcısı (Gürcü-Megrel, Ermeni ve Rus) vardı. Protokole göre, Abhazya Parlamentosu 28’i Abhaz, 26’sı Gürcü-Megrel, 6’i Ermeni, 4’ü Rus ve 1’i Rum olmak üzere 65 milletvekilinden oluşuyordu. Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun siyasi yetkisi sınırlıydı. Daha çok gündelik idari işlerle ilgili yetkilere sahipti. Başbakan Gürcü-Megrel, bir yardımcısı Abhaz, bir yardımcısı da Ermeni idi. Diğer bakanlıklar da Abhaz, Gürcü-Megrel, Ermeni ve Rus’lar arasında paylaştırılırdı. Dışişleri ve savunma bakanlıkları yoktu, bunlar Sovyetlerin yetki alanındaydı.

Bu denli karmaşık ve hassas dengeler üzerinde kurulu yapıda karar almak ve iş yapmak giderek imkansızlaşıyordu.

Yine sonuçsuz kalan bir parlamento toplantısının ardından, acemiliğin çaresizliğe dönüştüğü bir günün sonunda Ardzınba ile dertleşiyorduk. Bana genellikle ya soyadımla ya da “danışman” diye hitap ederdi.

Liderlik mi, diktatörlük mü?

Soruyordu, “Söyle bakalım danışman, ne yapmalı?”…

Sözü dolandırmadım, “Yetkileri tek elde toplamak gerek. Abhazya’nın artık parlamento başkanına değil siyasi iradeyi üstlenecek güçlü bir lidere ihtiyacı var. Buna hazır mısınız?”

Soruyordu: “Bana diktatörlük mü öneriyorsun?”

Cevap: “Diktatörlük değil, güçlü liderlik… Bunu siz üstlenmezseniz başkası talip olur”.

Hızlı ve keskin siyasi gelişmeler ister istemez Ardzınba’yı “lider”liye itiyordu. İlk adım, yönetim protokollerini zorlayarak, yasama ve yürütmeyi tek elde toplayacak fiili “Devlet Konseyi”nin oluşturulmasıydı. Bu adım doğaldır ki parlamentodaki ayrışmayı hızlandırdı. Gürcü-Megrel vekiller kazan kaldırmıştı. Abhaz, Ermeni, Rus ve Rum vekillerin desteği ile Ardzınba ipleri tek elde toplamaya başlamıştı. Gürcü-Megrel vekiller kısa süre sonra Parlamentodan çekilerek, Turbaza Hotel’de ayrı bir “parlamento” oluşturdular. Saflaşma, Gürcü-Megrel halkın sokak gösterileriyle destekleniyordu.

Abhazya ile birlikte Güney Osetya’da da sıcak gelişmeler yaşanıyordu. Gürcistan’ın Güney Osetya’nın özerkliğini kaldırma girişimi çatışmalara yol açmış, Osetya Parlamentosu 1 Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan ederek kendi silahlı birliklerini kurmuştu. Gamsakhurdia’nın “eli silah tutan tüm Gürcüler Güney Osetya’ya” çağrısı Rusya’yı harekete geçirmiş ve Rus ordu birlikleri G. Osetya’yı desteğe gelmişti.

Bölgedeki siyasi-askeri gelişmeler Abhazya yönetiminin de önceliklerini değiştirmişti. Gerginlik çatışmaya doğru sürükleniyordu. İki kademeli bir strateji oluşturuldu; (1) Gürcistan’ın askeri müdahale hevesini kırmak, soruna görüşmelerle çözüm aramak için Gürcistan Yönetimi’ni ikna etmek, (2) olası bir askeri müdahaleye karşın hazırlık yapmak… Abhazya’nın coğrafi konumu, tarihi, siyasi ve kültürel bağları dikkate alındığında nereden destek aranacağı belliydi; Rusya ve Türkiye…

21 Mayıs 1991’de, kardeş Kafkas halkları temsilcileri Abhazya’ya destek için Sohum’daydı. Gelenler arasında en dikkat çekici kişi, hiç kuşku yok ki, siyah fötr şapkasıyla Cahar Dudayev’di ve Dudayev Rusya’ya meydan okuyordu…

Rusya Federasyonu ile ilişkiler federasyonda yer alan kardeş Kafkas halkları ve cumhuriyetlerinin de katkılarıyla iyiydi. Ardzınba Moskova yönetimi ile ilişkileri, S. Baburin gibi birkaç “etkin” siyasetçinin desteği ile geliştirmeye çalışıyordu. Rusya’nın, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırısına hemen müdahale etmesi Abhazya’da güven yaratmıştı. Bu arada, Kuzey Kafkas halklarının birliğini sağlamak amacıyla 1989’da kurulan Kafkas Halkları Konfederasyonu, 1-2 Kasım 1991 tarihinde Sohum’da toplanan genel kurulunda Abhazya’ya “tam destek” kararına varmıştı. Güney Rusya’daki Kazaklar Abhazya’yı desteklemek üzere kalabalık bir heyet göndermişti. Ayrıca Abhazya gibi Gürcistan ile ilişkileri askıda bulunan Acaristan ve Güney Osetya yönetimleri ile “ortak tutum” belirlemek üzere temaslara başlanmıştı. 1991’in 21 Mayıs’ı (Kafkasya’dan Osmanlı’ya sürgünün yıldönümü) tüm kardeş Kafkas halklarını Abhazya’ya destek verdiği büyük bir gövde gösterisine dönüşmüştü. Adigey’den Kabardey-Balkarya’dan, Karaçay-Çerkesya’dan, Çeçenistan’dan, Osetya’dan, Dağıstan’dan yüzlerce delege Sohum’un eski limanındaki “Muhaceret Anıtı”nda bir araya gelmişti. Konuşmacılar arasında en fazla dikkat çeken siyah fötr şapkasıyla Cahar Dudayev’di. Sovyet Strateji Hava Kuvvetleri Tümen Komutanlığı (Tümgeneral) görevinden ayrılmıştı ve 27 Ekim 1991’de Çeçenistan’ın devlet başkanı olacağı siyasi yürüyüşünün başında bulunuyordu. “Tüm kötülüklerin anası olarak” tanımladığı Rusya’ya meydan okuyan konuşması kalabalık üzerinde derin bir sessizlik yaratmıştı. (Yanımda duran Kafkas Halkları Konfederasyonu Başkan Yardımcısı Genadi Alamia’nın, “Bu adam Rusya’ya ve Ruslara karşı nefret dolu. Tanrı hepimizi bu nefretten korusun, Kafkasya’ya kan ve gözyaşı getirmesin” diye kulağıma fısıldayışını dün gibi hatırlarım.)

21 Mayıs anması çok dokunaklıydı. Hava karardığında tören katılımcılarının tümü sahile yayılmıştı ve her birinin elinde meşaleler, mumlar vardı. Sahili aydınlatıyorlardı, ‘sürgünde giden kardeşleri dönerse yolu bulabilsinler’ diye. Ve çıplak ayaklarıyla Karadeniz’e dokunan Hibla Gerzmava (dünyaca ünlü soprano), “Deniz kardeşimi geri ver” diye ileniyordu. (Bu töreni ayrıca yazacağım.)

Gürcistan’a karşı safları sıklaştırma çabası hararetli bir tempoda devam ediyordu. Ardzında sık sık Moskova’ya gidiyor, Rusya ile ilişkileri güçlendirmeye çalışıyordu. Eksik olan Türkiye ile yönetim düzeyinde ilişki kurmak ve büyük nüfusa sahip Abhaz-Adige diasporası ile ilişkileri daha güçlü hale getirmekti. Bu çerçevede Ardzınba ve beraberinde üst düzey bir heyetin Türkiye ziyareti, gerekli ve öncelikli hale gelmişti. Bunda ısrarlıydım, çünkü olası bir çatışmada diasporanın desteğini kazanmak önemliydi. Öte yandan bu ziyaretin çeşitli riskler taşıdığının da bilincindeydim. Rusya tarafından nasıl karşılanacağı belli değildi. Zira, ete-kemiğe bürünmeye başlayan Rusya desteğini, karşılığı olmayan bir adımla riske atmak akıllıca olmazdı. Ayrıca, Türkiye’nin resmi olarak Abhazya meselesini nasıl algıladığı belirsizdi ve başarısız bir ziyaretin Gürcistan’a karşı elimizi zayıflatacağı muhakkaktı. Arzınba’nın da kafasında aynı sorular vardı. Ben, Türkiye’de temsil yetkisi verdiğimiz 3’lü (A. Ceyişakar, İ. Argun ve C. Gül) ile ziyaretin detaylarını kotarmaya çalışırken Ardzınba da Rusya’nın nabzını ölçmeye çabalıyordu.

Gürcistan’da iç savaş sonunda 6 Ocak 1992’de Gamsakhurdia devrildi, yerine “Beyaz Tilki” lakaplı Shevardnadze geçti. “Beyaz Tilki” selefini aratmayacak denli şovendi…

Gürcistan’da şiddetlenen iç savaş iktidarın devrilmesiyle sonuçlanmıştı. 6 Ocak 1992’de Zviad Gamsakhurdia ülkeyi terk etti ve Çeçenistan’a sığındı. Devirenlerin oluşturduğu Devlet Konseyi yönetime el koydu ve Devlet Konseyi Başkanlığı için Moskova’dan Eduard Shevardnadze davet edildi. “Beyaz Tilki” lakaplı Shevardnadze, Sovyetler Birliği’nin son dışişleri bakanıydı ve Gorbachev ile birlikte “Sovyetleri yıkan” lider olarak Batı’da yüksek krediye sahipti.

Shevardnadze’nin gelişi Abhazya’da yalancı bir umut yarattı. Gamsakhurdia gibi şoven ve saldırgan olmayacağı, Abhazya ile ilişkilerde “akıl yolu”nu tercih edeceği beklendi. Ancak kısa sürede umutlar “boş”a çıktı. “Beyaz Tilki” selefini aratmayacak denli “densiz” ve şovendi.

Shevardnadze’nin Batı’daki kredisi Gürcistan’a ihtilaflı konuma rağmen Birleşmiş Milletler’e ve AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) gibi uluslararası kuruluşlara üyelik sağladı. Bu üyeliklerle Abhazya, Acaristan ve Güney Osetya Gürcistan toprağı olarak tanımlanmıştı.

Abhazya’da gerilim tırmanırken Haziran ortasında Güney Osetya’da savaş patlak verdi. 18 Haziran 1992’de Gürcistan birlikleri Güney Osetya’ya saldırdı. Rusya’nın müdahalesi ile 4 Temmuz’da ateşkes imzalanarak güvenlik koridoru oluşturulmuştu.

O hafta Ardzınba Moskova’ya gitti. Beş gün sonra döndüğünde yanına çağırdı ve Türkiye ziyaretini en kısa süre içinde yapmamız gerektiğini söyledi. Bunu farklı ihtimaller ışığında yorumladım; (1) Moskova’dan umduğunu bulamamıştı, (2) Rusları kızdırmak pahasına Türkiye şansını kullanmak istiyordu, (3) Ruslara, “siz destek vermezseniz başka kapılar açarız” mesajı vererek etkilemek istiyordu, (4) Ruslar, Türkiye ziyaretine onay vermişti.

“Hangisi” diye sorduğumda “hepsi” cevabını vermişti.

24-31 Temmuz tarihlerini belirledik. Cumhurbaşkanı (Turgut Özal), Başbakan (Süleyman Demirel), Başbakan Yardımcısı (Erdal İnönü) Dışişleri Bakanı (Hikmet Çetin), Parlamento Başkanı (Hüsamettin Cindoruk), muhalefet parti başkanları (Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit) ile görüşmeleri de hedefleyen bir program için çalışmalara başladık. Elbette, diaspora ile şaşalı bir kucaklaşma ihmal edilmeyecekti. Ardzınba ile birlikte Türkiye’ye gelecek heyet K. Ozgan (Parlamento Dış Ekonomik İlişkiler Komitesi Başkanı), G. Dopua (Enerji, Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı), N. Çanba (Kültür Bakanı), G. Alamia (Parlamenter, Kafkas Halkları Konfederasyonu Başkan Yardımcısı), A. Cergenia (Ardzınba’nın Özel Temsilcisi ve Başdanışmanı) ve benden oluşuyordu.

Abhazya, Sovyetler Birliği’nin gözde turizm merkezlerinden biriydi. 500 bin civarında insanın yaşadığı bu ülkeye her yıl 5 milyondan fazla turist gelirdi. Sovyetlerin dağılma süreci Abhazya’ya turist gelişini büyük ölçüde engellemişti. Gelen turist sayısı 1990’da 1 milyona, 1991’de 400 bine ve 1992’de de yüz binin altına düşmüştü.

1992’de iyice tırmanan gerginlik yüzünden Abhazya’da yaşam giderek zorlaşıyordu. Ruslar ve Rumlar Abhazya’yı terketmeye başlamıştı. Korku ve karamsarlık kanser gibi yayılıyordu. Korkuya meydan okumak üzere bir şey yapmak gerekiyordu ve ünlü açıkhava şenliği böyle başladı…

Güney Osetya’daki çatışmalar, o sıralarda Gagra, Pitsunda, Gudauta ve Sohum ve Oçamçira sahillerinde tatil yapanları kaçırmakla kalmamış, yerli halkı da sindirmişti. Sohum’da yaşam giderek soluyordu, hava kararmadan kent yaşamı duruyordu; insanlar sokaklardan çekiliyor, evlerine kapanıyordu. Sohum neredeyse ölü bir kent olmuştu. Rumların Yunanistan’a, Rusların Rusya’ya göçü hızlanmıştı.

Karamsarlık kanser gibi Sohum’u rehin almıştı ve ben insanları sokaklarda tutmak için ne yapmak gerektiğini düşünüyordum. Ritsa Oteli’nin deniz tarafında Ermeni Agop’un işlettiği cafe ve çevresinde haftada bir şarkılı-danslı bir açıkhava etkinliği düzenlemeye karar verdim. Türkiye’den gelen öğrencilerin ve yakın dostlarımın desteği ile Haziran’ın ikinci yarısı Cuma öğleden sonrası şenlik başladı. Müzik ve dans gruplarının performanslarıyla desteklenen bu mütevazı şenlik iki hafta içinde, taa Gagra’dan, Gudauta’dan, Oçamçira ve Tkvarçal’dan da insanların geldiği, binlerce kişinin katıldığı, umut ve yaşamın korku ve karamsarlığa meydan okuduğu bir karnavala dönüştü. Abhaz, Rus, Ermeni, Gürcü, Rum şarkı ve danslara rap, vals, slow, tango eklendi… Sergiler, sokak tiyatrosu, mim gösterileri, şiir düelloları izledi. Bu küçük adım o kadar etkili oldu ki, yazarlar, şairler, ressamlar, parlamenterler, bakanlar icabet etmeye başladı. Herkes Cuma’yı iple çeker oldu. Ardzınba da dayanamadı, geldi, 10 yıldır ilk kez dans etti. Beni, “sen sihirbaz mısın” diyerek kucakladı. Velhasıl “Sezai’nin Karnavalı” taa Nalçik’e, Maykop’a, Moskova’ya, Leningrad’a kadar uzanan bir efsane oldu. O hafta karnaval varsa savaş yok demekti. (Bu karnavalı, Agop’un cafesini, Agop’u ve Ritsa Oteli’ni ayrıca yazacağım.)

Savaş yaklaşıyordu ve Ardzınba, “Savaştan çok, sonrasını düşünüyorum. Gürcüler bizi yenemez ama bu savaşta en değerli insanlarımızı kaybedeceğiz. Zaten nüfusumuz az ve geride kalanlarla toparlanmamız kolay olmayacak” diyordu. Bu dokunaklı sözler bana, tanıdığımda politikanın acemisi olan Ardzınba’nın artık halkının kaderine hükmeden bir lidere dönüşmeye başladığını anlattı…

Türkiye’ye gelişimizden kısa süre önce önce Ardzınba’nın ofisinde hazırlıkları gözden geçiriyorduk. Yorgundu, gergin ve tedirgindi. Ayağa kalktı, geniş pencerelerden eski limana, dev okaliptus ağaçları arasından Karadeniz’in maviliğine uzun uzun baktı. Sesi titriyordu, “Biliyorsun Şevardnadze tüm çağrılarımızı ve görüşme taleplerimizi reddediyor. Bugün bir kez daha telefonla ulaşmaya çalıştım, görüşmedi, yardımcısı kaçamak cevaplar verdi. Artık savaşın çok yakınımızda olduğunu hissediyorum. Bu, her bakımdan haksız bir savaş olacak. Gürcistan hırsızı, uğursuzu, narkomanı üstümüze salacak, biz ise tam tersine en iyi, en nitelikli gençlerimizle kendimizi savunacağız. Savaşın en büyük haksızlığı burada. Bizi yenmeleri, Abhazya’yı ele geçirmeleri mümkün değil. Tarihte hiçbir güç Abhazya’yı ele geçiremedi. Gürcüler de bunu yapamayacak. Ama en değerli insanlarımızı kaybedeceğiz. Savaşın kendisinden çok sonrasını düşünüyorum. Zaten nüfusumuz az ve geride kalanlarla yeniden toparlanmak hiç de kolay olmayacak” dedi.

Bu dokunaklı konuşma bana, tanıdığımda politikanın acemisi olan Ardzınba’nın artık halkının kaderine hükmeden bir lidere dönüşmeye başladığını anlattı. Konuşma dramatikti ama benim açımdan güven vericiydi. O’nu teselli edecek hiçbir söz yoktu. Sadece, bu konuşmanın kendisine olan inancımı ve saygımı pekiştirdiğini söylemekle yetindim.

Tekrar masasına döndü ve önündeki dosyalara bakarak, “Önümüzdeki parlamento toplantısında egemenlik meselesini görüşeceğiz ve karar alacağız. Zira artık Gürcistan Parlamentosu’nun ve Gürcistan Devlet Konseyi’nin aldığı kararlar sonucunda bizim Gürcistan’la hiçbir huhuki ilişkimiz kalmadı. Bu durumda biz de kendi yolumuzu belirlemek durumundayız.” diye devam etti.

Önümüzdeki parlamento toplantısı 23 Temmuz Perşembe günü (1992) yapılacaktı. Türkiye ziyareti ise 24 Temmuz Cuma günü başlayacaktı.

“Bu durumda Türkiye ziyaretini erteleyecek miyiz ya da siz gelmeyecek misiniz” diye sordum. Zira, egemenlik kararının Gürcistan’ı kızdıracağı, ayrıca hemen Türkiye’ye gitmenin Rusya tarafından nasıl algılanacağı da belli değildi. Haydi bunları bir tarafa bıraktık, bu denli kritik bir karar sonrası bir numaralı liderin ülke dışına gitmesinin halk tarafından nasıl değerlendirileceği düşünülmeliydi. Bunları sordum. Gülümsedi. “Hepsini düşündüm. Türkiye’yi ziyaret programı şimdilik aynen devam edecek” dedi. Biraz daha üsteledim. Zira, Türkiye’den (yönetimden ve diasporadan) karşılığı olmayan yüksek bir beklenti içinde olmasından korkuyordum. Türkiye ziyaretinin önemi ve beklentiler konusunda hep ölçülü ve temkinli değerlendirmeler yapmıştım. Bu kritik dönemde, Abhazya’nın bağımsızlığı yolunda atılacak en önemli ve bir o kadar da tehlikeli bir adımdan hemen sonra Türkiye’ye gitmekle beklenti çıtasını çok mu yükseltiyorduk?.. Ayrıca Türkiye’de hedeflenen görüşmelerin çok gerisinde bir ziyaret programı oluşmuştu. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı ile görüşme henüz konfirme edilmemişti.

“Bunları önümüzdeki günler düşünmeye ve değerlendirmeye devam ederiz” dedi. Düşünme ve değerlendirme son ana kadar devam etti.

23 Temmuz 1992’de Abhazya Parlamentosu “egemenlik” kararı aldı. Parlamento ve çevresinde toplanan çoşkulu kalabalık bağımsızlık yolunda atılan bu adımı kutluyordu. Muhteşem bir gündü ve üç gün önce Abhazya’ya gelen gazeteci dostum Nazım Alpman (Milliyet’ten) tanık olduğu bu anı, “ilk kez bir devletin doğuşuna, kuruluşuna şahit oldum, inanılmaz” diye özetliyordu.

23 Temmuz sabahı, Abhazya’nın hemen her bölgesinden gelen binlerce insan Parlamento binasının etrafında coşkulu bir kalabalık oluşturdu. Sloganlarla, bayraklarla, pankartlarla, çiçeklerle, şiirlerle, şarkılarla Parlamento’ya destek veriyorlardı. Tam bir bayramdı. Saat 15:00 sularında Parlamento oybirliği ile (Abhaz, Rus, Ermeni ve Rum vekillerin tamamının oyu ile) Abhazya’nın egemenlik kararını aldı ve ilan etti. Egemenliğin simgesi olarak bayrak ve devlet arması kabul edildi, milli marş için karar alındı. Muhteşem bir gündü ve üç gün önce Abhazya’ya gelen gazeteci dostum Nazım Alpman (Milliyet’ten) tanık olduğu bu anı, “ilk kez bir devletin doğuşuna, kuruluşuna şahit oldum, inanılmaz” diye özetliyordu. (Nazım Alpman, bir haftalık Abhazya ziyaretini Milliyet’te kapsamlı bir yazı dizisi ile milyonlara aktarmış, Abazların “Tanrı tüm halkları özgür, mutlu ve müreffeh kılsın, Abhazları da unutmasın” duasına uluslararası ün kazandırmıştı.Tşk.)

“Egemenlik bayramı”nın sıcaklığını üstümden atıp Türkiye’yi ziyaret için hazırlıkları gözden geçirmek (görüşmelerde masaya konacak tanıtım ve proje dosyalarını tamamlamak ve ziyaret programına son şeklini vermek) üzere ofise geçmiştim. Saat 19:00 suları Ardzında kapıdan başını uzattı, “gidiyoruz” dedi.

24 Temmuz Perşembe günü saat 10:15’de, bizi Soçi’den İstanbul’a getirecek uçak havalandığında, hepimizi için için kemiren “Rusya veya Gürcistan’ın Rusya’daki eli Türkiye’ye gidişimizi engeller mi” tedirginliği yerini “işler yolunda” rahatlığına bıraktı. Ardzınba  ve beraberindekiler, ülkelerini temsilen, Rusya dışında bir ülkeye ilk kez gidiyordu. Ve Türkiye’deki Abhaz-Adige diasporası ilk kez anavatandan bu düzeyde bir heyeti karşılayacaktı. Yeterince heyecan vericiydi. Ve 7 günlük ziyaretin her anı heyecan dolu geçti.

Resmi-gayrıresmi tüm görüşmelerin Abhazca yapılması konusunda mutabakata varmıştık. Ve tercüme işi bana düşüyordu. Abhazca’ya o denli hakim olmadığımı söyleyince, Ardzınba, “Abhazcaya değilse de Abhazya’ya hakimsin. Benim de Abhazca’m iyi değil. Senden, görüşmelerde ne söylediğimi değil ne söylemek istediğimi anlatmanı istiyorum” diyerek özgüvenimi yükseltti.

Gezi ufak tefek aksiliklerle başladı. Atatürk Havaalanı’nda bizi karşılayacak ekip yanlış uçağa gitmiş, çaresiz pasaport kontrolüne vardığımızda bizi bulabilmişti. Çıktığımızda ise kim hangi araca binecek kargaşası yaşandı. Hesapta olmayan bir oldu-bitti ile yüz yüzeydik; karşılama ekibinde Tarık Ümit de vardı ve Ardzında ile ben apar topar T. Ümit’in aracına bindirildik. Türkiye ziyaretinin “derin devlet” ve “mafya” ile şaibeleşmesi iyiye alamet değildi. Bu, pimi çekilmiş bir bombanın kucağa düşmesi gibi bir şeydi. T. Ümit, Ardzınba ile aynı sülaledendi. Temsilcilerle birlikte daha önce Abhazya’ya gelmiş, “ilişki ağı, gücü ve becerisi” konusunda Ardzınba’yı etkilemeyi başarmıştı. T. Ümit konusunda temsilciler arasında da görüş farklılıkları vardı. Ancak baskın ve ele avuca sığmaz bir karakter olduğu için kimse başa çıkamıyordu. Ardzınba’yı akrabasından uzak durması konusunda ikna etmem o kadar kolay olmadı. Hiç değilse bu ilişkinin “özel” kalmasını, resmi ve açık görüşmelerde yer almamasını sağlayabildim.

Ardzınba ve heyeti Türkiye’deyken, Başbakan S. Demirel ve Dışişleri Bakanı H. Çetin Tiflis’e giderek Şevardnadze ile anlaşma imzaladılar. Bu, Şevardnadze’ye “Abhazya’ya saldır, destekliyoruz” demekti. Belleğimize, “arkadan hançerlendik” olarak kazındı…

Türkiye ekibimiz hükümet düzeyinde görüşme ayarlayamamıştı ancak Ardzınba’nın mevkidaşı TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk ile Dolmabahçe Sarayı’nın şaşalı ortamında yaptığımız görüşme, Cindoruk’un babacan ve insanı rahatlatan kabulü ile hepimizi motive etmişti. İyi bir başlangıçtı ve başarılı bir görüşmeydi. Akabinde Adapazarı’ndaki diaspora ile büyük kucaklaşma, Ardzınba’ya “iyi ki geldik” dedirtecek cinstendi. İstanbul’daki basın toplantısı, röportajlar, protokol yemekleri, İTO ziyareti, Ankara’da Anıtkabir’i ziyaret ve özel protokol defterine tarihte ilk kez Abhazca yazmak hepimizi kanatlandırmıştı. (Anıtkabir ziyaretimiz görülmeye değerdi. Devlet başkanı ziyaret protokolü uygulanmıştı. Aslanlı Kapı’da tören-protokol amiri (albay) tarafından karşılanmış, önde Ardzınba arkada 30-40 kişilik Apsua-Dzohua heyeti ağır adımlarla Anıtkabir’e yürümüş, iki askerin taşıdığı çelengin Ardzınba eliyle mozolenin önüne konulması sonrasında Anıtkabir özel defterinin yazılması törenine geçilmişti. Bir gün öncesinden Ardzınba ile deftere yazılacak metin üzerinde çalışmış, Abhazca olarak bir paragraflık özlü bir metin oluşturmuştuk. Protokolün kendisini çok heyecanlandırdığını, defteri yazarken tuttuğu kolumu morartırcasına sıkmasından anlayabiliyordum. Yazı bitip dönüş yoluna koyulduğumuzda hala kolumu sıkıyordu; yüzü terlemiş ve için içini yiyordu. Kulağıma “kahretsin unuttum, bir sözcüğü eksik yazdım”, dedi. Ben de, önemli olanın o deftere Abhazca yazmak olduğunu, küçük bir eksikliği dert etmemek gerektiğini belirterek biraz yatıştırmaya çalıştım. Öyle ya, Türkiye’nin en yüksek protokolünde yerimizi almış, hem Abhazya’nın hem Abhazca’nın resmi kayıtlara geçmesi sağlanmıştı.)

TBMM’de, Meclis’te grubu bulunan siyasi parti yöneticileriyle seri görüşmelerimiz de iyi gitmişti. Hele DSP grubunda Genel Başkan Bülent Ecevit ile görüşmemiz çok sıcak ve samimi geçmişti. (Bu görüşmenin ilginç detayını da sizlerle paylaşmak isterim: Refah Partisi grubundaki görüşmemizin bitimi ile DSP grubu ile görüşmemiz arasında 15 dakika kadar zaman vardı. Ekibin bir bölümü koridordaki tuvaletlere yönelmiş bir bölümümüzde Ardzınba ile birlikte biraz arkadakiler bekleyerek ağır ağır yürüyorduk. Rahmetli Ecevit gelmekte olduğumuzu duyunca koridora çıkarak bizi karşıladı ve arkadakileri bekleyemeden toplantı odasına geçtik. Tokalaşma ve tanışma faslından sonra büyük toplantı masasına oturduk. Ecevit tüm nezaketi ile “hoşgeldiniz” konuşmasına başladı. 3-5 saniye sonra kapı çalındı, heyetten bir-iki kişi daha içeri girdi, Ecevit yerinden kalkıp onları kapıda karşıladı, yerlerine oturttu, konuşmasına devam etti. Derken kapı bir kez daha çalındı, yine aynı seremoni, tekrar konuşma, tekrar kapı… Ardzınba bu duruma çok kızmıştı, bana döndü, “vara” dedi, “patlayasıcalar, ya toplanıp birlikte girseler ya da koridorda bekleseler ya!”… Absürd ancak insani bir durumdu. Neyse ki Ecevit’in nezaketi ve hoşgörüsü ile sonrası iyi geçti. Ecevit, kendisine verilen özet bilgiyi dikkatle dinledi, yetinmeyip sorular sordu. Tam görüşme bitecekken G. Alamia Ecevit’i şair olarak bildiğini, şiirlerini Rusça çevirilerinden okuduğunu ve çok etkilendiğini söyledi. Ecevit memnundu, birkaç imzalı kitabını Gena’ya verdi. Bu görüşmenin başarılı geçtiğini, Abhazya’da savaş başlar başlamaz Ecevit’in yaptığı basın açıklaması ile bir kez daha anlayacaktık. Ecevit, 19 Ağustos tarihli açıklamasında, Gürcistan’ın Abhazya’ya saldırısında Türkiye’nin vebali olduğunu açıkça belirtecekti.)

Ancak, ANAP (dönemin anamualefet partisiydi) Genel Başkanı Mesut Yılmaz’la yaptığımız görüşme, dipten dibe nasıl bir blokajla karşı karşıya olduğumuzu anlamamızı sağladı. Yılmaz’ın, görüşme sırasında, Dışişleri Bakanlığı’nın kendisine Abhazya heyeti ile görüşmemesi konusunda telkinde bulunduğunu ancak bunu kabul etmediğini açıklaması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Abhazya’ya olumsuz bakışını deşifre etti. Bununla kalsa iyiydi, bizim heyet henüz Türkiye’deyken Başbakan (S. Demirel) ve Dışişleri Bakanı (H. Çetin) ile görüşmek üzere randevu beklerken her iki zat 30 Temmuz günü Tiflis’e giderek Gürcistan’la -Abhazya, Acaristan ve Güney Osetya’yı da içine alan üniter devlet yapısını onaylayan- anlaşmalar yaptılar. Televizyondan, Demirel’in Tiflis Havaalanı’nda, “Türkiye ile Gürcistan arasında yepyeni ve sıcak bir ilişkinin kurulmakta olduğunu” ilan edişini izledik. Demirel-Şevardnadze kucaklaşması ve taraflar arasında imzalanan 6 ayrı anlaşma… (Muhtemeldir ki, Şevardnadze’nin iki hafta sonra Abhazya’ya saldırı kararında Türkiye’den aldığı bu desteğin büyük payı vardır.) Hepimiz üzerinde büyük hayal kırıklığı yaratan bu durum, birçoğumuzun belleğine “arkadan hançerlendik” olarak kazındı.

Ardzınba ve heyeti diaspora ile kucaklaşmanın heyecanı ve T.C. Hükümeti’nin tecridinin hayal kırıklığı ile Türkiye’den ayrıldı. Ben de onlarla geri dönecektim. Son gün akşam odasına çağırdı. “Burda kalmalısın. En azından 1-2 hafta kalmalı ve yaptığımız görüşmelerin takipçisi olmalısın.” dedi. İtiraz ettim, “Ya savaş çıkarsa”. “İyi ya” dedi. “Savaş çıkarsa Türkiye’de yapılacak çok iş var”… Ve çantasından kalınca bir zarf çıkardı, “Al, burda biraz para var. Senindir. Bir süre buradaki masraflarını karşılar”. Olmazlanmalarım işe yaramadı. Üsteledi, “maaş olarak düşün” dedi. Zarfı çantama koydum.

Ertesi gün, heyeti yolcu ettikten sonra evde zarfı açtım, çoğu 5’lik, 10’luk toplam 2 bin 280 Dolar vardı. Bu parayı gönül rahatlığı ile kabul edebilir ve harcayabilirdim. (Zira, bu gezinin yol ve konaklama masrafları hariç, Abhazya’da bulunduğum bir yılı aşkın süredir tüm masraflarımı kendim karşılamıştım.) Ancak paranın küçük banknotlardan oluşması, bir anda, bunun Sohum gümrüğünden giriş yapanlardan alınan 10 Dolar’lık vize paraları olduğunu anlamamı sağladı. Daha doğrusu, böyle olabileceğini düşündürttü. Pratik bir hesapla 228 kişiden toplanan 2 bin 280 dolar. Eh, bu da makuldü; gümrük açılalı 8 ay olmuştu ve bu yolla Abhazya’ya ancak bu kadar insan giriş yapmıştı. Bu bir anlamda Abhazya’ya resmi olarak gelen dövizin toplamı idi. Ardzında, bu parayı heyetin yolluğu olarak yanına almış, ancak Türkiye’deki tüm masraflar ev sahipleri tarafından karşılandığı için harcanmamıştı. Sonuç olarak, Abhazya’nın sahip olduğu yegane döviz ellerimdeydi. Yüzümde acı bir tebessüm, ilk görüşmemizde Ardzınba’ya iade etmek üzere paraları zarfına koydum. Ve bu görüşme 12 Ekim 1992’de Lihni’da oldu. Zarfı uzattım, “Abhazya’nın döviz rezervini çarçur edemezdim” dedim. Bunu nasıl anladığımı sordu. Sadece gülümsedim…

14 Ağustos’ta Gürcistan ordu birlikleri Sohum’a dayandı. Amaçları Sohum’u teslim almak ve Abhazya yönetimini lağvetmekti. Abhazların elinde silah yoktu, cephane yoktu. Ama direnmek için ihtiyaç duyulan iki şey vardı: Kararlılık ve cesaret…

Ve Türkiye’de, Ardzınba’nın talimatıyla “yaptığımız görüşmelerin” takibi, camia ile ve basınla ilişkileri geliştirmekle uğraşırken ve 17 Ağustos’ta Abhazya’ya dönmek üzere hazırlık yaparken, 14 Ağustos Cuma günü, Gürcistan Abhazya’ya saldırdı. Gürcü askeri birlikleri ellerini-kollarını sallayarak Gal, Oçamçira ve Gulrıpş’ı geçmiş, Sohum’a –KrasnyMost (Kızıl Köprü)- kadar kolayca gelebilmişti. (Abhazya’nın, Sohum, Oçamçira ve Gudauta’daki Rus askeri kışlalarından edinilmiş birkaç yüz hafif silahla oluşturulmuş küçük milis-gerilla grubu dışında örgütlü bir askeri gücü yoktu.. Yine de, Gürcü birliklerinin Sohum’a kadar hiç silah patlamadan nasıl kolayca gelebildiği, halen sorgulanmaktadır.) Geç saatlere kadar taraflar arasında görüşmeler yapılmıştı. Abhazya Gürcü kuvvetlerinin çekilmesini, Gürcistan ise Sohum’un teslim edilmesini istiyordu. Taraflar birbirine 24:00’e kadar süre vermişti. Ve gece yarısı Krasny-Most’ta (Kızıl Köprü) silah sesleri duyuldu. Böylece, 30 Eylül 1993’ kadar (410 gün) sürecek olan savaş başlamıştı.

Ardzında ve Abhazya’nın yönetim kadroları o gece Gudauta’ya geçmişti. Abhazya’nın cılız direnişine karşı denizden ve havadan desteklenen Gürcü birlikleri 15 Ağustos akşamı Sohum’u büyük ölçüde ele geçirmişti. Gürcistan Abhazya’nın Rusya ile bağlantısını kesmek üzere Gagra’ya da çıkartma yapmıştı. Gal ve Oçamçira ile birlikte, Abhazya’nın hemen hemen yarısının, iki gün içinde Gürcistan’ın kontrolüne geçtiği anlaşılıyordu.

Abhazya’nın elinde silah yoktu, cephane yoktu. Ama direnmek için ihtiyaç duyulan iki temel şey vardı: Kararlılık ve cesaret…

Kararlılık ve cesaret Ardzınba’nın usta liderliğinde dünyada eşi benzeri görülmemiş bir direnişe, destansı bir özgürlük savaşına dönüştü. 30 Eylül 1993’de Gürcistan işgal kuvvetleri Abhazya’dan sökülüp atıldı ve Abhazya’yı bağımsızlığa taşıyan süreç başlamış oldu.

***

Not: Bu metin Sezai Babakuş’un 03.04.2010 tarihili Circassiancenter.com’daki yazısından alınmıştır.

http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/yorum/sb/002_vladislav.htm

Kültür ve Yaşam içinde yayınlandı | Yorum yapın

TARİHE TANIKLIK – V. ARDZINBA’NIN ARDINDAN

Vladislav Ardzınba, (14 Mayıs 1945 – 4 Mart 2010)

 

 

Sezai BABAKUŞ

Bölüm : I

Yıllar, insanlar ve halklar akarsu gibi ebediyete akıp gözden kayboluyorlar..
4 Mart (2010) sabahı, Vladislav G. Ardzınba’nın öldüğü haberi ile uyandığımda güçlü bir zembereğin harekete geçirdiği mekanik gibi giyindim, dışarı çıktım, Anadoluhisarı’nın Göksu-Küçüksu derelerinin Boğaz’a ulaştığı yayda voltalamaya başladım. Küçüksu Kasrı kenarından gözlerimi denizin, düşüncelerimi zamanın akışına bıraktım. Bir sigara tellendirip, Velimir’in dizelerini mırıldandım;
Yıllar, insanlar ve halklar akarsu gibi
Ebediyyete akıp gözden kayboluyorlar.
Kâinatın esnek aynasında
Yıldızlar balık ağı, balıksa bizler
Tanrılar, karanlıktaki hayaletlerdir.
Velimir Hlebnikov-1915
Şair, tam da o anki duygu-düşünce halime tercümandı.
Evet, yıllar, insanlar ve halklar akarsu gibiydi. Ve akıp gidiyordu.
* * *
Ardzınba’yı, 20 yıl kadar önce Abhazya’yı ilk ziyaretimde tanımıştım (27 Ekim 1989’da); kıdemli bir akademisyendi.
Abhazya’ya ikinci gidişimde (14 Nisan 1991) O’nunla çalışmaya başladım; siyasetin yenisiydi.
İlk işin, Abhazya’yı tanıtacak kadar tanımak olsun” demişti.
Abhazya’ya köklerim çekmişti.
Biraz da, uğrunda nice badireler atlattığım bir siyasi sistemin neden çöktüğünü anlama hevesi…
Çekim gücü yüksekti de, benim gibi İstanbul metropolünde yaşamı tatmış, Hürriyet gibi büyük-etkin bir gazetede meslek tutmuş ‘snob’ bir gazeteci için Abhazya’nın ne kadar yetindirici olacağı meçhuldü.
Evet, doğası muhteşemdi, iklimi mükemmeldi, çok kültürlü bir zenginliği vardı vs. de, en büyük kenti Sohum 130 binlik bir kasabaydı ve ilk bakışta sosyal yaşam fakiriydi. Yetinmek ve kalıcı olmak için kendime yüzde elli şans tanımıştım.
Zaman aktıkça tereddütler azaldı. İnsanları tanıdıkça, bilgilenme derinleştikçe ve Abhazya’daki zoraki değişim süreci hızlandıkça, her günüm, bir sonrakini iple çekecek denli heyecanlı geçmeye başladı.
Salt, akademisyen Ardzınba’nın politikacı-devlet adamı Ardzınba’ya dönüşümünü ve adım adım halkının kaderine hükmedecek lider oluşunu izliyor olmak dahi adam olana yeterdi. Ve, yapılacak çok iş vardı…
Böylece yıllar sürecek tarihi bir tanıklığa adım atmıştım.

***

Bölüm II

Ardzınba’nın bitmeyen enerjisi ve geleceğe dair büyük umutları vardı. Başlangıçta önceliği Abhazya’nın ekonomik gelişimine ve dış ilişkilerine (özellikle diaspora ile ilişkilere) vermişti. İlk 5-6 ay birçok proje geliştirme ve uygulama şansı bulmuştuk. Birçoğu da sıradaydı. Ancak, 1991’in sonlarında, Gürcistan’ın Güney Osetya’nın özerkliğini kaldırma girişimi üzerine başlayan çatışmalar ve Gürcistan lideri Gamsakhurdia’nın Abhazya’ya yönelik tehditlerini artırması, ister istemek Ardzınba’nın önceliklerini değiştirmişti. Bir yandan Gürcistan’la görüşmeler yoluyla soruna çözüm arayışını hızlandırmak, öte yandan olası bir saldırıya karşı hazırlık yapmak…

Ardzınba, 1992 baharında savaşın adım adım yaklaştığını görmüştü. Kabullenemiyordu.
“GÜRCİSTAN EŞKIYALARINI ÜZERİMİZE SALACAK,
BİZ İSE EN DEĞERLİ İNSANLARIMIZLA KARŞI KOYACAĞIZ. BU HAKSIZLIK. YENİLMEYİZ AMA BİZİ YARINLARA TAŞIYACAK GENÇLERİMİZİ FEDA EDECEĞİZ” derken savaştan çok sonrasını düşünüyordu. Abhazya’nın düzenli bir silahlı gücü yoktu. Gerginliklerin artması üzerine oluşturulan hafif silahlı küçük paramiliter gruplar (milis kuvvetleri) vardı…
Dolayısıyla Ardzınba, emrine amade düzenli, deneyimli savunmaya hazır bir orduya değil halkının özgürlük tutkusuna direniş ruhuna güveniyordu.
Günler geçtikçe konuşkan-şakacı kişiliği değişmeye, muzip gülüşü silinmeye başlamıştı.

Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde yükselen dayanışma ruhu umut ve güven verici olsa da Rusya’nın tutumu belirleyiciydi. Moskova ile ilişkilerini geliştirmek ve destek sağlamak için çabalıyordu. Yeltsin’e ne kadar güvenebileceğini bilmiyordu.
BU YÜZDEN TÜRKİYE KARTINI KULLANMAK İSTEDİ. HEM DİASPORA GÜCÜNÜ HAREKETE GEÇİRMEK HEM DE TÜRKİYE ÜZERİNDEN GÜRCİSTAN’A DİPLOMATİK TELKİN İMKANINI ZORLAMAK İÇİN
Ardzınba savaşsız çözüm için çok uğraştı, Gürcistan’ı masa başında çözüme ikna için her yolu denedi.
Ancak nafileydi…

Ve, 14 Ağustos’ta (1992) Gürcistan askeri birlikleri başkent Sohum’a dayandığında, Abhazya’nın en değerli insanlarını feda etmeyi göze alarak, “DİRENİYORUZ.” kararını vermişti. Elbette bu, hayatı boyunca vereceği en zor karardı.

Ardzınba’nın “direniyoruz” derkenki yegane güvencesi halkının yurtseverliği, özgürlük tutkusu ve direniş ruhu ve Kafkas halkları arasındaki güçlü kardeşlik bağı… Güvendiği, bildiği, beklediği ve dediği oldu.
Abhazya’nın yiğit evlatları, kardeş halkların yiğit evlatlarının da katılımı ile kahramanca direndi. Yurtseverliğin, cesaretin, kardeşliğin ve dayanışmanın destanı yazıldı.
Gürcistan işgal güçleri 30 Eylül 1993’de sökülüp atıldı. Özgürlük onurlandırıldı.

Siyasi liderliği askeri liderlikle bütünleştiren Ardzınba elbette “başkomutan” olarak zaferin en büyük mimarıydı. Ancak siyasi ve askeri kurmay ekibini unutmamak gerekir; özellikle savaşın ertesi günü Kabardey gönüllülerin başında Abhazya’ya gelerek savaş düzenine komuta eden Sultan Sosnaliev’in askeri, Sokrat Cincolia ve Sergey Şamba’nın siyasi katkılarını…

Savaş başladığında Türkiye’deydim. Gagra geri alındıktan üç gün sonra (10 Ekim 1992) Abhazya’ya ulaştım. Beni, “Senden asker olmaz, Dışişleri Bakanı Sait Tarkıl’a yardım et” diye yönlendirirken yeniden eski muzip gülüşünü takınmıştı. Gagra başarısı keyfini yerine getirmiş gibiydi ama Türkiye’den ayrıldığı 31 Temmuz’dan bu yana 10 hafta bile geçmemişken 10 yıl yaşlanmış olduğunu görebiliyordum…

 ***

 

Bölüm III

ZAFER VE HÜZÜN…

 

Savaşın akışı içinde, verilen her kayıp Ardzınba’nın içini kanatıyordu. Hele, 14 Aralık 1992’de, Gürcistan işgal kuvvetlerinin kuşatma altında tuttuğu Tkvarchal’dan 35’i çocuk, 8’i hamile kadın olmak üzere toplam 81 sivili taşıyan insani yardım helikopteri Lata’da vurulup yanık bedenler Gudauta’ya geldiğinde ve 15-16 Mart 1993’de Abhaz kuvvetlerinin Gürcistan’ın işgali altındaki Sohum’a düzenlediği başarısız harekatta 400’den fazla şehit verildiğinde, Ardzınba onarılmaz yaralar aldı. Yiten her kişi Ardzınba’dan bir parça kopararak gitti.

Zafer, büyük bedeller ödenerek kazanıldı. Abhazya savaştan sonra uzun yıllar bedel ödemeye devam etti. Dört binden fazla can verilmişti ve geride 7’den 70’e yaralı bir toplum kalmıştı. Bu toplumun derlenmesi, ayağa kaldırılması ve ileriye taşınması kolay olmayacaktı.

Görenleriniz vardır, Sohum’da deniz kıyısı boyunca uzanan parkta, 2.Dünya Savaşı’nda şehit olan Abhazyalılar onuruna yapılan bir anıt mezar bulunuyor. Devasa, güçlü bir asker figürü yükselir. Zafer kazanmış büyük bir gladyatördür. Ne ki, boynu büküktür; yüzünde derin bir hüzün vardır. Zafer kazanmıştır ama üzgündür. Muzaffer gladyatör bize diyor ki, her zafer aynı zamanda yenilgidir. İşte o gladyatörün yüzündeki, zaferin hüznüdür. Zafer denilen, böyle bir şeydir…

Ardzınba, o anıtta betimlenen gladyatörün ta kendisidir. Neredeyse imkansızı başararak büyük bir savaş kazanmıştır ama yüzünde derin bir acı ve tarifsiz bir hüzün vardır. Zafer hüznünü şöyle tariflemiştim, o zaman;

savaş başladı, savaş bitti
yıl, yüzyıl gibi geçti
çocuklar büyüdü cephede, gençler yaşlandı
anaların yüreği örselendi, babaların gururu
tükendi umutlar ve gelinlerin gözyaşları…

savaş başladı, savaş bitti
yıl, yüzyıl gibi geçti
yürekler sınandı bir bir, onur sınava çekildi
çocuk gülüşleri soldu, renkler silindi
talan edildi masumiyet ve genç kızların ak düşleri…

savaş başladı, savaş bitti.
artık hüzün zamanıdır. zafer kazandık biz…

Sezai Babakuş, Sohum-1993

Ardzınba savaş sonrası zorlukları öngörmüştü ve öngördüğü zorluklar adım adım kendisini karşıladı. Savaşın zıvanadan çıkardığı kimi silahlı unsurları kontrol etmek zordu. Büyük bir kaos vardı. Hem güvenliği sağlamak, düzen kurmak hem de savaşla yerle bir olmuş ülkede halkın ihtiyaçlarını karşılamak kolay değildi. Savaş sonrası dengeleri gözeterek yeni bir yönetim yapısı oluşturmak gerekiyordu. Gudauta-Oçamçira çekişmesi vardı ve büyüyordu. Sülaleler arasında rekabet vardı ve artıyordu. Üstüne, savaşın öne çıkardığı zinde kuvvetlerle yetki kullanmaya alışık dinozor güçler arasındaki sürtüşmeler ekleniyordu. Bunlar iç savaş riski yaratan keskin fay hatlarıydı. Ardzınba’nın tüm bunlarla başetmesi kolay olmayacaktı. Zaferin bedelini ödeme günleri başlıyordu.

Savaştan sonra Sohum’da Başbakanlık binasında yer edinmiş, hem başbakanlığı hem dışişleri bakanlığını bir arada yürüten Sokrat Cincolya ekibiyle çalışmaya başlamıştım. Bilgisayarımı ve savaş boyunca dünya ile iletişimimizi sağlayan uydu telefon sitemini yeni ofise kurmuştum. Gudauta’dayken ekibimde yer alanlardan Diana Ahba benle çalışmaya devam ediyordu. Ardzınba ile daha seyrek görüşüyordum. Yine de zorlukların Ardzınba’yı nasıl hırpaladığını, nasıl katılaştırdığını izleyebiliyordum. Abhazya’nın yaralarını sarma çabası kendi yaralarını daha fazla kanatıyordu…

***

 Bölüm IV 

TÜRKİYE’ DEN GELEN “DERİN” KONUKLAR…

İşte böyle ağır günlerden bir gün, (16 ya da 17 Şubat 1994’dü) uydu telefonum çaldı. İstanbul’dan, Dayanışma Komitesi’nden aranıyordum. Başbakanlık İnsani Yardım Merkezi’nden yetkililerle 22’sinde geliyoruz. Abhazya’nın ihtiyaçlarını yerinde tespit edecekler. Soçi’den karşılayın.’

Başbakanlık İnsani Yardım Merkezi‘ ha (!). Bak sen şu işe… Ardzınba’yı bilgilendirdim, Dışişleri’nden Zurik Sımır’la Soçi havaalanına yollandım.

Komite’mizin iki üyesi ve biri genç bir yaşlı iki “insani yardımcı” zat göründüler. Araca binip sınıra (Pso) oradan da Sohum’a yol alırken, genç olanının peş peş iki sorusu (aceminin aculluğu) kim olduklarını hemen ele verdi. “MİT’ten misiniz” sorumu, yaşlı olanı usturuplu bir ustalıkla karşıladı.

Hayrola, hangi rüzgar attı sizi? Konaklatacağımız otelde detaylı konuştuk. İşin aslı şuydu. Türkiye’de Kürt meselesi tırmanmıştı, Meclis’te bulunan Kürt partisi DEP’i etkisizleştirme operasyonu planlanıyordu. DEP’li vekiller, nereden akıllarına düştüyse, bir basın toplantısında Abhazya’yı ziyaret edeceklerini açıklamışlardı. Sanırım alan genişletmek istiyorlardı. Devlet de bunu önemsemiş, iki zatını görevlendirmişti. Benden istekleri şuydu: Kürt vekiller Abhazya’ya sokulmasınlar, bu mümkün değilse geldiklerinde tecrit edilsinler, Abhazya yönetiminden kimse kendileriyle görüşmesin… Tanımlanan görevleri buydu. Sanırım bir de Abhazya’da Kürt nüfus olup olmadığını, Kürtlerin Abhazya’dan siyasi, silahi, lojistik imkan devşirme riski olup olmadığını, diasporadan gelip savaşa katılmış gönüllülerin daha sonra Türkiye’nin başına bela olma riski taşıyıp taşımadığını vs. araştırmak…

Kürt vekillerin ziyaret niyetinden ne haberimiz vardı ne de bize ulaşmış herhangi bir girişim. Olsa dahi, ülkeye kimin sokulup sokulmayacağı, yönetiminin kiminle görüşüp görüşmeyeceği Abhazya’nın kendi bileceği işti. “O kadar önemliyse, siz Türkiye’den çıkışlarını engelleyin” dedim. Vay, sen misin bunu diyen. Aceminin aculluğu alevlendi, fazla Abhazyalı kesildiğime binaen, “galiba artık Türk vatandaşlığına ve pasaportuna ihtiyacın yok” diye süslü bir tehdit savurdu. Tam da resti görecekken kıdemli olanın deneyimi imdada yetişti. Onları kendi hallerine bıraktım.

Ertesi gün sabah Ardzınba’ya bilgi verdim. Ne gelenler, ne gelecek denilenler ilgisini çekmişti. Abhazya’nın kendi dertleri fazlasıyla yetiyordu, ithal dertlere gerek yoktu.

İnsani yardım” ekibi ve refakatçileri bir hafta kadar takıldılar. Benden umudu kesip başka Türkiyelilerle hasbıhal ettiler. 2 Mart 1994’de DEP’li vekillerin (Orhan Doğan, Leyla Zana, Hatip Dicle ve Selim Sadak) Meclis çıkışında derdest edilmesiyle, krizin Abhazya’ya taşınması ihtimali ortadan kalktı. Ekip ertesi gün Türkiye’ye döndü.

Bu iki “derin” konuğumuzdan kıdemli olanının adını yıllar sonra Türkiye’de televizyon haberlerinde duydum. Meşhur mafya lideri Alaattin Çakıcı yurt dışına bu zatın pasaportu ve vatandaşlık hüviyetiyle kaçmış, Avrupa’da bu kimliklerle dolaşmış. Pasaportunun ve nüfus cüzdanının neden Çakıcı’da olduğu sorusuna cevabı “düşürmüşüm” komikliğindeydi. Benim vatandaşlığımı ve pasaportumu kurtarmıştı ama kendisininkini düşürmüştü. (!) Bak şu işe…

***

 

   Bölüm V

ÇOCUKLARA DESTEK HATTI…

26 Ekim 1994’de, Abhazya Parlamentosu bağımsızlık kararı aldı, yeni anayasayı kabul ve Ardzınba Abhazya Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı seçildi. Yemin töreni başbakanlık binasının giriş katındaki büyük salonda yapıldı. Evrenselle yereli, gelenekselle moderni harmanlayan coşkulu bir törendi.

Başkanlık sihirli bir post değildi, sorunlar dağ gibi artıyordu. Daha Ardzınba yeni koltuğuna ısınmadan büyük bir kriz patlak verdi; Oçamçira halkı kazan kaldırmıştı. Tkvarçal’dan gelenlerle birlikte bin 500, 2 bin kadar silahlı insan Oçamçira’nın merkezinde toplanmış, yönetime gözdağı vermek üzere Sohum’a gelme hazırlığı içindeydi. Gerekçeleri ise yönetimin Oçamçira ve Tkvarçal’ı unuttuğu ve burada yaşayanlarla ilgilenmediğiydi. Başka değişle bütün imkanlar, Rusya sınırından başlayıp Gagra, Gudauta ve başkent Sohum’a kadarki bölge için seferber edilmekte, Oçamçira, Tkvarçal ve Gal bölgesi ise üvey evlat muamelesi görmekteymiş. Öğleden sonra Sohum tanklar ve diğer ağır silahlar eşliğinde koruma altına alındı. Böyle silahlı bir kalabalığın Sohum’a gelmesi iç savaşa davetiye çıkarmak demekti. Ardzınba öfkeli kalabalığı yatıştırmak için tüm riskleri göze aldı ve daha onlar yola çıkmadan küçük koruma grubu eşliğinde Oçamçira’ya gitti. Denir ki, Ardzınba öyle sert, öyle yumuşak öyle ikna edici hitabetti ki, öfkeli kalabalık çaresiz kaldı, yanlışını anladı, yatıştı ve alkışlar eşliğinde dağıldı. Liderlik kendini göstermiş, kriz tatlıya bağlanmıştı. Ardzınba’nın kriz yönetmedeki kararlılığı, ustalığı ve cesareti büyük övgü topladı. Sonraki günler Oçamçira tarafına daha fazla erzak-araç-gereç yüklü kamyon gitmeye başlamıştı.

Kriz, bu bölgeye merakımı dürtüklemişti. İki gün sonra Diana’yı yanıma alarak Oçamçira ve Tkvarçal bölgesini gezdim. Gördüğüm manzara, kazan kaldırmakta ne kadar haklı olduklarını gösterdi. Elbette yöntemleri tartışılabilirdi ama tepki vermekte haklıydılar. Savaş en çok onları vurmuştu. En fazla ölüm ve yıkım oralarda olmuştu ve dedikleri gibi, Abhazya’nın bu yarısı diğer yarısından çok daha zor durumdaydı. Hele çocukların durumu, insanın içini acıtıyordu.

İşte, çocuklara destek hattı böyle gündeme geldi. Özellikle bu bölge için, savaşta yakınlarını yitiren çocuklara yönelik bir projeydi. Basitti. Her çocuk için diasporadan koruyucu bir aile bulunacak, hem bu çocuklara maddi (her çocuk için yıllık minimum 120 Dolar) hem manevi destek sağlanacak, hem de diaspora-anavatan dayanışmasına yeni bir boyut kazandırılacaktı.

Dayanışma Komitesi ve Dünya Abhaz-Abazin Kongresi tarafından benimsenip desteklenen bu proje, kısa sürede Abhazya’nın dört bir yanında yüzlerce çocuğu kucaklayan bir kampanyaya dönüştü.

200 kadar çocuk için toplanan ilk parayı (yaklaşık 24 bin Dolar) Cengiz Gül-Gogua getirmişti. Büyükçe bir tomar para… Bu paranın sahiplerine ulaştırılması günler süren bir çabaydı; en ücra köylere kadar gitmek ya da oradakilerin Sohum’a gelip almalarını sağlamak gerekiyordu. Bu zaman zarfında paranın korunması dert olmuştu. Banka yoktu. Başbakanlık binasında kasa yoktu, benim ofiste kilitli çekmece bile yoktu; iç içe odalarda kilitsiz kapı düzeninde çalışıyorduk. Ev desen hiç emniyetli değildi ve de üzerimde bu kadar parayla dolaşamazdım. Çaresiz, ofiste masa altına kağıt çöp tenekesi süsü verdiğim bir kovanın dibine sakladım. Ertesi gün dağıtıma başladım. Elbette öncelik Oçamçira-Tkvarçal tarafındakilerindi. İki gün sonra, henüz 40-50 kişiye ödeme yapılmışken, neredeyse yaşlı bir temizlikçi kadının titizliğine kurbanı gidecektim. Ofiste olmadığım bir sırada, sen temizlik için gel, masa altına gizlenen kovayı bul, çöpü koridordaki büyük tenekeye boşalt. Tabii binlerce Dolar, çığlık eşliğinde koridora saçılsın. Allah’tan yan odadan Diana ve diğer kızlar yetişip, toparlamışlar.

İkinci şok ertesi gece yaşandı. Sabaha karşı, başbakanlık binasına 5-6 kişilik bir grubun girmeye çalıştığını, korumaların müdahalesi ve karşılıklı silah atışları sonunda kaçtıklarını öğrendim. Dışişlerindeki kızlar, hedefin benim oda olduğunda hemfikirdi. Paranın kokusu çakalları üstümüze çekmişti. İyi niyetli bir çaba başımıza bela olmuştu. Neyse ki, başka kaza-bela olmadan dağıtımı tamamladık. Abhazya’dan ayrıldığım güne kadar büyüyerek devam eden bu proje, ne yazık ki daha sonra sahipsiz kaldı ve akamete uğradı.

***

 

 Fotoğrafta V. Ardzınba’ nın sagında Kaberdey’ den gelen gönüllü savascıların lıderı Abhazya Kahramanı İbrahım YAĞAN …

 Bölüm VI

Ardzınba’nın direniyoruz” derkenki yegane güvencesi halkının yurtseverliği, özgürlük tutkusu ve direniş ruhu ve Kafkas halkları arasındaki güçlü kardeşlik bağı… Güvendiği, bildiği, beklediği ve dediği oldu.
Abhazya’nın yiğit evlatları, kardeş halkların yiğit evlatlarının da katılımı ile kahramanca direndi. Yurtseverliğin, cesaretin, kardeşliğin ve dayanışmanın destanı yazıldı.
Gürcistan işgal güçleri 30 Eylül 1993’de sökülüp atıldı. Özgürlük onurlandırıldı.”

***

savaş başladı, savaş bitti
yıl, yüzyıl gibi geçti
çocuklar büyüdü cephede, gençler yaşlandı
anaların yüreği örselendi, babaların gururu
tükendi umutlar ve gelinlerin gözyaşları…

savaş başladı, savaş bitti
yıl, yüzyıl gibi geçti
yürekler sınandı bir bir, onur sınava çekildi
çocuk gülüşleri soldu, renkler silindi
talan edildi masumiyet ve genç kızların ak düşleri…

savaş başladı, savaş bitti.
artık hüzün zamanıdır. zafer kazandık biz…”

Sezai Babakuş, Sohum-1993

 

***

Abhazya Cumhuriyeti 1. Cumhurbaşkanı V. Ardzinba Anıtkabir’ de …25 Temmuz 1992

Bölüm VII


” Ankara’da Anıtkabir’i ziyaret ve özel protokol defterine tarihte ilk kez Abhazca yazmak hepimizi kanatlandırmıştı. (Anıtkabir ziyaretimiz görülmeye değerdi. Devlet başkanı ziyaret protokolü uygulanmıştı. Aslanlı Kapı’da tören-protokol amiri (albay) tarafından karşılanmış, önde Ardzınba arkada 30-40 kişilik Apsua-Dzohua heyeti ağır adımlarla Anıtkabir’e yürümüş, iki askerin taşıdığı çelengin Ardzınba eliyle mozolenin önüne konulması sonrasında Anıtkabir özel defterinin yazılması törenine geçilmişti. Bir gün öncesinden Ardzınba ile deftere yazılacak metin üzerinde çalışmış, Abhazca olarak bir paragraflık özlü bir metin oluşturmuştuk. Protokolün kendisini çok heyecanlandırdığını, defteri yazarken tuttuğu kolumu morartırcasına sıkmasından anlayabiliyordum. Yazı bitip dönüş yoluna koyulduğumuzda hala kolumu sıkıyordu; yüzü terlemiş ve için içini yiyordu. Kulağıma “kahretsin unuttum, bir sözcüğü eksik yazdım”, dedi. Ben de, önemli olanın o deftere Abhazca yazmak olduğunu, küçük bir eksikliği dert etmemek gerektiğini belirterek biraz yatıştırmaya çalıştım. Öyle ya, Türkiye’nin en yüksek protokolünde yerimizi almış, hem Abhazya’nın hem Abhazca’nın resmi kayıtlara geçmesi sağlanmıştı.) “

Sezai Babakuş…

 ***

 

 

Bölüm VIII

Savaş yaklaşıyordu ve Ardzınba, “Savaştan çok, sonrasını düşünüyorum. Gürcüler bizi yenemez ama bu savaşta en değerli insanlarımızı kaybedeceğiz. Zaten nüfusumuz az ve geride kalanlarla toparlanmamız kolay olmayacak” diyordu. Bu dokunaklı sözler bana, tanıdığımda politikanın acemisi olan Ardzınba’nın artık halkının kaderine hükmeden bir lidere dönüşmeye başladığını anlattı…

Türkiye’ye gelişimizden kısa süre önce önce Ardzınba’nın ofisinde hazırlıkları gözden geçiriyorduk. Yorgundu, gergin ve tedirgindi. Ayağa kalktı, geniş pencerelerden eski limana, dev okaliptus ağaçları arasından Karadeniz’in maviliğine uzun uzun baktı. Sesi titriyordu, “Biliyorsun Şevardnadze tüm çağrılarımızı ve görüşme taleplerimizi reddediyor. Bugün bir kez daha telefonla ulaşmaya çalıştım, görüşmedi, yardımcısı kaçamak cevaplar verdi. Artık savaşın çok yakınımızda olduğunu hissediyorum. Bu, her bakımdan haksız bir savaş olacak. Gürcistan hırsızı, uğursuzu, narkomanı üstümüze salacak, biz ise tam tersine en iyi, en nitelikli gençlerimizle kendimizi savunacağız. Savaşın en büyük haksızlığı burada. Bizi yenmeleri, Abhazya’yı ele geçirmeleri mümkün değil. Tarihte hiçbir güç Abhazya’yı ele geçiremedi. Gürcüler de bunu yapamayacak. Ama en değerli insanlarımızı kaybedeceğiz. Savaşın kendisinden çok sonrasını düşünüyorum. Zaten nüfusumuz az ve geride kalanlarla yeniden toparlanmak hiç de kolay olmayacak” dedi.

Bu dokunaklı konuşma bana, tanıdığımda politikanın acemisi olan Ardzınba’nın artık halkının kaderine hükmeden bir lidere dönüşmeye başladığını anlattı. Konuşma dramatikti ama benim açımdan güven vericiydi. O’nu teselli edecek hiçbir söz yoktu. Sadece, bu konuşmanın kendisine olan inancımı ve saygımı pekiştirdiğini söylemekle yetindim.

Tekrar masasına döndü ve önündeki dosyalara bakarak, “Önümüzdeki parlamento toplantısında egemenlik meselesini görüşeceğiz ve karar alacağız. Zira artık Gürcistan Parlamentosu’nun ve Gürcistan Devlet Konseyi’nin aldığı kararlar sonucunda bizim Gürcistan’la hiçbir huhuki ilişkimiz kalmadı. Bu durumda biz de kendi yolumuzu belirlemek durumundayız.” diye devam etti.

Önümüzdeki parlamento toplantısı 23 Temmuz Perşembe günü (1992) yapılacaktı. Türkiye ziyareti ise 24 Temmuz Cuma günü başlayacaktı.

“Bu durumda Türkiye ziyaretini erteleyecek miyiz ya da siz gelmeyecek misiniz” diye sordum. Zira, egemenlik kararının Gürcistan’ı kızdıracağı, ayrıca hemen Türkiye’ye gitmenin Rusya tarafından nasıl algılanacağı da belli değildi. Haydi bunları bir tarafa bıraktık, bu denli kritik bir karar sonrası bir numaralı liderin ülke dışına gitmesinin halk tarafından nasıl değerlendirileceği düşünülmeliydi. Bunları sordum. Gülümsedi. “Hepsini düşündüm. Türkiye’yi ziyaret programı şimdilik aynen devam edecek” dedi. Biraz daha üsteledim. Zira, Türkiye’den (yönetimden ve diasporadan) karşılığı olmayan yüksek bir beklenti içinde olmasından korkuyordum. Türkiye ziyaretinin önemi ve beklentiler konusunda hep ölçülü ve temkinli değerlendirmeler yapmıştım. Bu kritik dönemde, Abhazya’nın bağımsızlığı yolunda atılacak en önemli ve bir o kadar da tehlikeli bir adımdan hemen sonra Türkiye’ye gitmekle beklenti çıtasını çok mu yükseltiyorduk?.. Ayrıca Türkiye’de hedeflenen görüşmelerin çok gerisinde bir ziyaret programı oluşmuştu. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı ile görüşme henüz konfirme edilmemişti.

“Bunları önümüzdeki günler düşünmeye ve değerlendirmeye devam ederiz” dedi. Düşünme ve değerlendirme son ana kadar devam etti.

23 Temmuz 1992’de Abhazya Parlamentosu “egemenlik” kararı aldı. Parlamento ve çevresinde toplanan çoşkulu kalabalık bağımsızlık yolunda atılan bu adımı kutluyordu. Muhteşem bir gündü ve üç gün önce Abhazya’ya gelen gazeteci dostum Nazım Alpman (Milliyet’ten) tanık olduğu bu anı, “ilk kez bir devletin doğuşuna, kuruluşuna şahit oldum, inanılmaz” diye özetliyordu.

23 Temmuz sabahı, Abhazya’nın hemen her bölgesinden gelen binlerce insan Parlamento binasının etrafında coşkulu bir kalabalık oluşturdu. Sloganlarla, bayraklarla, pankartlarla, çiçeklerle, şiirlerle, şarkılarla Parlamento’ya destek veriyorlardı. Tam bir bayramdı. Saat 15:00 sularında Parlamento oybirliği ile (Abhaz, Rus, Ermeni ve Rum vekillerin tamamının oyu ile) Abhazya’nın egemenlik kararını aldı ve ilan etti. Egemenliğin simgesi olarak bayrak ve devlet arması kabul edildi, milli marş için karar alındı. Muhteşem bir gündü ve üç gün önce Abhazya’ya gelen gazeteci dostum Nazım Alpman (Milliyet’ten) tanık olduğu bu anı, “ilk kez bir devletin doğuşuna, kuruluşuna şahit oldum, inanılmaz” diye özetliyordu. (Nazım Alpman, bir haftalık Abhazya ziyaretini Milliyet’te kapsamlı bir yazı dizisi ile milyonlara aktarmış, Abazların “Tanrı tüm halkları özgür, mutlu ve müreffeh kılsın, Abhazları da unutmasın” duasına uluslararası ün kazandırmıştı.Tşk.)

“Egemenlik bayramı”nın sıcaklığını üstümden atıp Türkiye’yi ziyaret için hazırlıkları gözden geçirmek (görüşmelerde masaya konacak tanıtım ve proje dosyalarını tamamlamak ve ziyaret programına son şeklini vermek) üzere ofise geçmiştim. Saat 19:00 suları Ardzında kapıdan başını uzattı, “gidiyoruz” dedi.

24 Temmuz Perşembe günü saat 10:15’de, bizi Soçi’den İstanbul’a getirecek uçak havalandığında, hepimizi için için kemiren “Rusya veya Gürcistan’ın Rusya’daki eli Türkiye’ye gidişimizi engeller mi” tedirginliği yerini “işler yolunda” rahatlığına bıraktı. Ardzınba ve beraberindekiler, ülkelerini temsilen, Rusya dışında bir ülkeye ilk kez gidiyordu. Ve Türkiye’deki Abhaz-Adige diasporası ilk kez anavatandan bu düzeyde bir heyeti karşılayacaktı. Yeterince heyecan vericiydi. Ve 7 günlük ziyaretin her anı heyecan dolu geçti.

Resmi-gayrıresmi tüm görüşmelerin Abhazca yapılması konusunda mutabakata varmıştık. Ve tercüme işi bana düşüyordu. Abhazca’ya o denli hakim olmadığımı söyleyince, Ardzınba, “Abhazcaya değilse de Abhazya’ya hakimsin. Benim de Abhazca’m iyi değil. Senden, görüşmelerde ne söylediğimi değil ne söylemek istediğimi anlatmanı istiyorum” diyerek özgüvenimi yükseltti.

Gezi ufak tefek aksiliklerle başladı. Atatürk Havaalanı’nda bizi karşılayacak ekip yanlış uçağa gitmiş, çaresiz pasaport kontrolüne vardığımızda bizi bulabilmişti. Çıktığımızda ise kim hangi araca binecek kargaşası yaşandı. Hesapta olmayan bir oldu-bitti ile yüz yüzeydik; karşılama ekibinde Tarık Ümit de vardı ve Ardzında ile ben apar topar T. Ümit’in aracına bindirildik. Türkiye ziyaretinin “derin devlet” ve “mafya” ile şaibeleşmesi iyiye alamet değildi. Bu, pimi çekilmiş bir bombanın kucağa düşmesi gibi bir şeydi. T. Ümit, Ardzınba ile aynı sülaledendi. Temsilcilerle birlikte daha önce Abhazya’ya gelmiş, “ilişki ağı, gücü ve becerisi” konusunda Ardzınba’yı etkilemeyi başarmıştı. T. Ümit konusunda temsilciler arasında da görüş farklılıkları vardı. Ancak baskın ve ele avuca sığmaz bir karakter olduğu için kimse başa çıkamıyordu. Ardzınba’yı akrabasından uzak durması konusunda ikna etmem o kadar kolay olmadı. Hiç değilse bu ilişkinin “özel” kalmasını, resmi ve açık görüşmelerde yer almamasını sağlayabildim.

ARDZINBA VE HEYETİ TÜRKİYE’DEYKEN, BAŞBAKAN S. DEMİREL VE DIŞİŞLERİ BAKANI H. ÇETİN TİFLİS’E GİDEREK ŞEVARDNADZE İLE ANLAŞMA İMZALADILAR. BU, ŞEVARDNADZE’YE “ABHAZYA’YA SALDIR, DESTEKLİYORUZ” DEMEKTİ.

BELLEĞİMİZE, “ARKADAN HANÇERLENDİK” OLARAK KAZINDI…

Türkiye ekibimiz hükümet düzeyinde görüşme ayarlayamamıştı ancak Ardzınba’nın mevkidaşı TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk ile Dolmabahçe Sarayı’nın şaşalı ortamında yaptığımız görüşme, Cindoruk’un babacan ve insanı rahatlatan kabulü ile hepimizi motive etmişti. İyi bir başlangıçtı ve başarılı bir görüşmeydi.
Akabinde Adapazarı’ndaki diaspora ile büyük kucaklaşma, Ardzınba’ya “iyi ki geldik” dedirtecek cinstendi.
İstanbul’daki basın toplantısı, röportajlar, protokol yemekleri, İTO ziyareti, Ankara’da Anıtkabir’i ziyaret ve özel protokol defterine tarihte ilk kez Abhazca yazmak hepimizi kanatlandırmıştı.

***

TBMM’de, Meclis’te grubu bulunan siyasi parti yöneticileriyle seri görüşmelerimiz de iyi gitmişti. Hele DSP grubunda Genel Başkan Bülent Ecevit ile görüşmemiz çok sıcak ve samimi geçmişti. (Bu görüşmenin ilginç detayını da sizlerle paylaşmak isterim: Refah Partisi grubundaki görüşmemizin bitimi ile DSP grubu ile görüşmemiz arasında 15 dakika kadar zaman vardı. Ekibin bir bölümü koridordaki tuvaletlere yönelmiş bir bölümümüzde Ardzınba ile birlikte biraz arkadakiler bekleyerek ağır ağır yürüyorduk. Rahmetli Ecevit gelmekte olduğumuzu duyunca koridora çıkarak bizi karşıladı ve arkadakileri bekleyemeden toplantı odasına geçtik. Tokalaşma ve tanışma faslından sonra büyük toplantı masasına oturduk. Ecevit tüm nezaketi ile “hoşgeldiniz” konuşmasına başladı. 3-5 saniye sonra kapı çalındı, heyetten bir-iki kişi daha içeri girdi, Ecevit yerinden kalkıp onları kapıda karşıladı, yerlerine oturttu, konuşmasına devam etti. Derken kapı bir kez daha çalındı, yine aynı seremoni, tekrar konuşma, tekrar kapı… Ardzınba bu duruma çok kızmıştı, bana döndü, “vara” dedi, “patlayasıcalar, ya toplanıp birlikte girseler ya da koridorda bekleseler ya!”… Absürd ancak insani bir durumdu. Neyse ki Ecevit’in nezaketi ve hoşgörüsü ile sonrası iyi geçti. Ecevit, kendisine verilen özet bilgiyi dikkatle dinledi, yetinmeyip sorular sordu. Tam görüşme bitecekken G. Alamia Ecevit’i şair olarak bildiğini, şiirlerini Rusça çevirilerinden okuduğunu ve çok etkilendiğini söyledi. Ecevit memnundu, birkaç imzalı kitabını Gena’ya verdi.

BU GÖRÜŞMENİN BAŞARILI GEÇTİĞİNİ, ABHAZYA’DA SAVAŞ BAŞLAR BAŞLAMAZ ECEVİT’İN YAPTIĞI BASIN AÇIKLAMASI İLE BİR KEZ DAHA ANLAYACAKTIK. ECEVİT, 19 AĞUSTOS TARİHLİ AÇIKLAMASINDA, GÜRCİSTAN’IN ABHAZYA’YA SALDIRISINDA TÜRKİYE’NİN VEBALİ OLDUĞUNU AÇIKÇA BELİRTECEKTİ.)

Ancak, ANAP (dönemin ana mualefet partisiydi ) Genel Başkanı Mesut Yılmaz’la yaptığımız görüşme, dipten dibe nasıl bir blokajla karşı karşıya olduğumuzu anlamamızı sağladı.
Yılmaz’ın, görüşme sırasında, Dışişleri Bakanlığı’nın kendisine Abhazya heyeti ile görüşmemesi konusunda telkinde bulunduğunu ancak bunu kabul etmediğini açıklaması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Abhazya’ya olumsuz bakışını deşifre etti.
Bununla kalsa iyiydi, bizim heyet henüz Türkiye’deyken Başbakan (S. Demirel) ve Dışişleri Bakanı (H. Çetin) ile görüşmek üzere randevu beklerken her iki zat 30 Temmuz günü Tiflis’e giderek Gürcistan’la -Abhazya, Acaristan ve Güney Osetya’yı da içine alan üniter devlet yapısını onaylayan- anlaşmalar yaptılar. Televizyondan, Demirel’in Tiflis Havaalanı’nda, “Türkiye ile Gürcistan arasında yepyeni ve sıcak bir ilişkinin kurulmakta olduğunu” ilan edişini izledik. Demirel-Şevardnadze kucaklaşması ve taraflar arasında imzalanan 6 ayrı anlaşma…

(MUHTEMELDİR Kİ, ŞEVARDNADZE’NİN İKİ HAFTA SONRA ABHAZYA’YA SALDIRI KARARINDA TÜRKİYE’DEN ALDIĞI BU DESTEĞİN BÜYÜK PAYI VARDIR.)
HEPİMİZ ÜZERİNDE BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞI YARATAN BU DURUM, BİRÇOĞUMUZUN BELLEĞİNE “ARKADAN HANÇERLENDİK” OLARAK KAZINDI.

ARDZINBA VE HEYETİ DİASPORA İLE KUCAKLAŞMANIN HEYECANI VE T.C. HÜKÜMETİ’NİN TECRİDİNİN HAYAL KIRIKLIĞI İLE TÜRKİYE’DEN AYRILDI.

Sezai Babakuş…

http://www.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.circassiancenter.com%2Fcc-turkiye%2Fyorum%2Fsb%2F002_vladislav.htm&h=8AQGNl5-X‘dan derlenmiştir.

Kültür ve Yaşam içinde yayınlandı | Yorum yapın

ABHAZ EDEBİYATI

 

Dirmit Gulya

Ahbaz Edebiyatı’nın kurucusu ve ilk şair – yazarı Dirmit (Gaç) Gulya’dır. Abhaz Dili ve Edebiyatı Gulya’ya çok şey borçludur. Ancak Gulya’dan önce yazılan bazı Abhazca metinler de vardır.

Abhazca ilk yazılı metinler, Baron Uslar’ın 1862 yılında, Bertomey’in 1865 yılında kaleme aldığı bazı yazılardır. Sonraki yıllarda Gulya devreye girer. Gulya’nın “Atasözleri ve Bilmeceler” kitabı 1907 yılında, “Üç masal” adlı kitabı 1909 yılında basılır.

Daha sonraki yıllarda Abzıp Bölgesi’nden derlenen 100 kadar masal Petrograd’da bastırılır. Bu olay daha çok genç olan Abhaz Edebiyatı için sevindirici bir gelişmedir.
İlk folklor derlemesi ise Apsnı gazetesi’nin 1918 yılında yayınladığı “Halk Poezyası”dır. Halk Poezyası iki yıl süreyle yayınlanmıştır.

1935 yılında Gulya Araştırma Enstitüsü’nün uzun süren çalışmalarıyla “Abhaz Masalları” bastırıldı.. Gulya ve Bğosba “Abhaz Halkının Poezyası”nı 1941 yılında gelebileceği en iyi noktaya kadar genişletmişlerdir. Fakat bilimsel nitelikte bir kitap haline getirilemedi. Derlenen bu ürünleri ve “Abrıtskil” motifinin halk arasında unutulmak üzere olan parçalarını titizlikle birleştirerek günümüze ulaştıran Bagrat Şinkuba’dır. Bagrat Şinkuba “Abrıtskil Destanı”nı bilimsel bir anlayışla dünya edebiyatına kazandırmıştır. 

Abhaz Edebiyatı’nın en renkli siması Dirmit Gulya’nın dinamik çalışmalarını biraz detaylandırmadan geçemeyiz. Şair araştırmacı, tiyatrocu, yazar, dilbilimci, eğitmen, gazeteci, halk önderi Gulya için yazılı Abhaz Edebiyatı’nın atası diyebiliriz.

1892 yılında henüz 17 yaşındayken K. Maçavaryan ile birlikte, Abhaz alfabesini ve okuma kitabını hazırlayarak Gürcistan’da yayınlanmıştır. İlk şiirleri 1912 yılında yine Gürcistan’da yayınlanmıştır. 1918 yılında yazdığı “Yabancı Gök Altında” adlı öyküsü, ilk Abhazca düz yazı örneğidir. 1925 yılında bastırdığı “Abhaz Tarihi” ise çalışmalarını ölümsüzleştirir. Gürcistan Bilimler Akedemisi’nin, Abhaz Dili – Edebiyatı Tarihi Enstitüsünde, Abhaz Dili Akademisi Başkanlığı görevini uzun yıllar sürdürmüştür. D. Gulya sürgünde yaşayanları da unutmayarak “Şansı Yaver Gitmeyen insan” yazısını da yazmış bu arada bir çok Gürcü, Rus veOset yazarların yapıtlarını da Abhazca’ya kazandırmıştır.. “Yapıtlanmın hepsi ulusum üzerinedir.” diyen Gulya dil, tarih, kültür, sanat çalışmalarıyla her alanda Abhaz halkının önderi olmuştur.

 

Bagrat Şinkuba

Sert Gerçekçi anlatımıyla duygusallığı bağrında yaşatan sözlü Abhaz Edebiyatı’nın bu yapısı, yazılı edebiyata da yansımıştır. Bu özelliklerinde son dönem Modern Abhaz Edebiyatı’na göz attığınızda ise Bagrat Şinkuba’nın öncülüğü ile yol alındığını görüyoruz. Lirik edebiyatçılarımızın başında gelen Şinkuba, kendinden önce D. Gulya, Samson Çanba, Koğonya Yıwa gibi isimlerin dirilttiği Abhaz Edebiyatı’nı kendi ünüyle birlikte sınırlar ötesine, uluslararası bir düzeye çıkartmıştır.

Şinkuba’nın ilk yazıları, 1938 yılında “İlk Satırlar” adlı bir kitapta yayınlandı. 1939 yılında Gürcistan Bilimler Akademisi Filoloji Enststüsü’nde sürdürdü. En önemli yapıtlarından biri olan “Abhaz Şiirinin Yapısı”nı burada tamamladı. Özellikle savaş yıllarında verdiği yapıtlarda vatan sevgisi ağır basmaktadır. Dramatik motifleri katı gerçekçiliği ve lirizmi iç içe yaşatarak sunmanın en çarpıcı örneğini, savaş yıllarında yayınladığı “Ab (baba)” adlı yapıtında görmekteyiz.1943 yılında yazdığı “Güzel Gunda” ise, yine aynı özellikleri kapsamıştır. Nart Destanları’nın yurtseverlik içeriğini günümüz anlayışıyla bütünleştirmiştir. Savaş sonrasında “Ritsa” Çocuk”, “Flüt” adlı yapıtları ve yazdığı ilk Abhaz nazım romanı yayınlanmıştır. Yine bu dönemde Abhaz halkının yaşamını şiirsel bir dille yazmıştır. Son yıllarında yazdığı şiirler genellikle felsefi temaları içerir. Yazar, bunu oldunluk çağı olarak nitelendirmektedir. Bagrat Şinkuba’nın en çok okunan kitabı Son Ubıh, konusu ve anlatımıyla Abhaz Edebiyatına adeta bir çığır açmıştır. Kitabın ünü Sovyetler Birliği sınırları dışına taşar. Son Ubıh, sürgünde yaşayan halklara ders verircesine bir halkın yok oluşunun trajedisini anlatır. Bir ağıttır. Rusçaya, İngilizceye, Almancaya, Belorusçaya, Gürcüceye. Arapçaya, son olarak da Khamokua Hamid tarafından Kabardeyce, Hayri Ersoy tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Cumhuriyetteki eleştirmen ve yayımcı V.G. Belinski’nin dediği gibi, “Edebiyat literatürü, halkın bilinç düzeyinin bir göstergesidir” D.Y. Gulya’nın “Ahbaz Edebiyatı”, diğer halkların edebiyatları arasında layık olduğu yeri almıştır. D.Y. Gulya’dan sonra bu kutsal görevi üstlenenler S.Çanba Y.Koğonya, L.Kuçniya, L.labahua, M.Lakırba, K Aaumaa, V.Agırba, S.Kuçberya, A.Laşariya, K.Çaçhalya, Ç.Conua vb. yazarlardır. Günümüz Abhaz Edebiyatı yazarları ise, Y.Ppaskir, B.Şinkuba, Ş.,Tücba, Y.Tarbua, A. Tonya,.K.Lomya, A.Açba gibi yazarlardır. Bugün Abhazya Yazarlar Birliği’nin 150’den çok üyesi vardır. Bunların Yüzde 65’i aynı zamanda Sovyet Yazarlar Birliği üyesidir. Edebiyatla uğraşanlar arasında; şairler, romancılar, tiyatro yazarları, eleştirmenler, edebiyat araştırmacıları vb. vardır. 

Değişik Sovyet halklarının dillerinden çevrilen romanların Abhazca okunması, edebiyatın gelişimini belgelemektedir. Örnek verirsek Rusça, Gürcüce, Ukranca gibi Sovyetler Birligi’nde yaşayan halkların dillerinin yanında; Sovyetler Birliği dışındaki halkların dilinden edebiyat eserleri Abhazca’ya çevrilmektedir. Abhaz okurları, A. Puskin, M.Lermontov , L. Tolstoy, A. Gorki, W.Shakespeare, J. -ondahn, Ş. Rustaveli, T. Şevçenko, N. Ostrovski, G.H. Anderson’un eserlerini Abhazca çevirilerinden okuyabilmektedirler.
Son yıllarda Abhaz Edebiyatı büyük gelişmeler kaydetmiştir. Bunun bir kanıtı da D. Y. Gulya Edebiyat Ödülü’nün sahibi olan İ.Papaskir. B. Şinkuba, Y. Tarba, Ç. Conua. G. Gabliya, A. Gogua gibi değerli yazarlardır. 

Abhaz yazarların eserleri sinemaya da aktarılmaktadır. Örneğin Bagrat Şinkuba’nın romanı “Akhra aşöa -Yar sarkışı” senaryolaştırılmış, N. Dovjenko’nun adını Kiev’deki sinema stüdyosunda “Beyaz Başlık” adıyla filme alınmıştır. Ayrıca, N. Tarba’nın senaryosu ile “Gurizya Film’1 stüdyosunda çekilen “At Eğerleyen” fim vb. örnekler vardır.

Aktif okuyucuları olmayan edebiyatlar gelişemez. Bu bakış açısıyla değerlendirdiğimizde, Abhaz edebiyatı dikkate değer özelliklere sahiptir. Aydınlar, öğrenciler, bilim adamları, işçiler, köylüler; toplumun her kesiminden, her yaşta insan ana dili olan Abhazca yazılan her türlü yayını yakından izlemektedir. Bu söylediklerimizi doğrulayan bir örnek verelim: Aatzı köyünden, 70 yaşını aşmış T. Aöyzba, Abhaz ulusal şair ve romancısı Bagrat Şinkuba’nın “Kış elmaları” adlı romanı” Alaşara” dergisi’de yayınlanmaya başlayınca, hiç aksatmadan okuduğu gibi yaşıtlarına hararetli bir şekilde yorumluyordu. Yaşıtları ise onu ilgi ve hayranlıkla izliyorlar hatta ona gizli kıskançlık duyuyorlardı. Aynı roman kitap haline getirildiğinde, T. Aöyzba tekrar okumuştur. Bugün bu türden örneklere sık sık rastlamaktayız. Son 12-15 yıldır anadille yazılan yayınları izlemek gelenek haline gelmiştir. Ayrıca, dernek gibi kültür kurumlarının toplantıları özellikle anadille yapılmaktadır. Bu türden edebiyat dernekleri, bugün Abhazya’nın bir çok köyünde çalışmalarını sürdürmektedir. Örnek verirsek Çılou, Kutol, Khuap, Aatzı gibi bir çok köy bu edebiyat derneklerine sahiptir. Yazarlar, köyleri dolaşıp eserlerini bizzat kendileri halka okumaktadırlar. 1964 yılında, kulanırkhua köyünde, yazarlarla okurların sohbetine tanık olan Avusturalyalı yazar Alan Marshall şöyle anlatıyor: “….Ozanlar içki masasının başındaydı. Şiirlerini büyük bir coşku ile okuyorlardı. Dizelerinde vatanını gönülden sevenlerin anlatımı vardı. Ve o halk; yaşlısı- genci, kadını -erkeği, her şiirin okunmasından sonra, şairini alkış yağmuruna tutuyorlardı. Böylesine muhteşem bir tablo içinde yer almatan büyük mutluluk duyduğumu söylemek isterim…”

Sohum Devlet Tiyatrosunda tanınmış eski yazarların yanında yeni yazarların eserlerine de yer verilmektedir. Bu yazarlar Ş.Çkedya, N. Tarpha, Q. Gubliya, A. Gogua, R. Copua, C. Aöhba vb. Devlet Tiyatrosu’nun repertuarlarını da Abhaz yazarlarından başka, Rus ve dünya klasiklerinden örnekler de vardır. Abhazya Devlet Tiyatrosu, her yıl Abhazya’daki yerleşim birimlerini dolaşarak çeşiti oyunlar sergiler.

 

Fazıl İskender

Abhazya dışında da eserler veren yazarlar az da olsa vardır. Örneğin Fazıl İskender dünya çapında üne sahip olan bir Abhaz yazardır. Eserlerini Rusça yazmasına karşın konularını hep Abhazya ve Abhazyalılardan seçmektedir. Toplumsal olayları hicvetmesiyle ünlenmiştir. Türkçeye çevrilen eserleri vardır. Bunlardan bazıları “Sandro Dayı (Cem Yayınevi – çeviren Mehmet Özgül), “Öyküler – (Cem Yayınevi – Ç ev. Mehmet Özgül) keçi Öküz Yıldızı (Hürriyet Yayınları), Güneşi Yiyen Keçi (bilgi yayınevi)dir.

 

Ömer Büyüka

1901 yılında Düzce’nin Hacısüleymanbey (Efteni) köyünde doğdu. 1878’de Abhaz sürgününde Düzce’ye yerleşen Beygua Hasan’ın oğlu Beygua Bayram ile Şamha Mıkıd hanımın oğludur. Düzce’de Medaris-i İlmiyye okuluna gitti, bu okulun kapanması üzerine İdadi Mektebini bitirdi. Yüksek öğrenimini 1930 yılında İstanbul Yüksek Orman Mektebinde tamamlayarak Anadolu’nun çeşitli yörelerinde çalıştı, Orman Baş Müfettişliğine yükseldi, 1964 senesinde emekli oldu. Birçok dergide Kafkasya ve Kafkas dillerine ilişkin araştırmaları ve şiirleri yayınlandı. 1991’de Abhazya Cumhuriyeti Hükümeti tarafından kendisine “Dirmit Gulya Devlet Ödülü” verildi. 25 Şubat 2001 günü vefat etti ve Üsküdar Mihribat Mezarlığı’na defnedildi.

Eserleri
– Abhaz Mitolojisi Anaç mı?, Abhazoloji Yay., İstanbul, 1971.
– Abhazca Duvar Takvimi.
– Abhazca İlk Dil mi?
– Hazreti İbrahimle Awubla ve Kafkaslılar, İstanbul, 1975. 
– Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yaratılışlar -İlk İnsanlık- Kafkas Gerçekleri (2 cilt), Abhazoloji Yay., İstanbul, 1985-86.
– Astampıltıy Apsıva Bıjı (İstanbuldaki Abhaz Sesi), Abhazca şiirler, Sohum, 1992.
– Kafkas Aahları, Abhazoloji Yay., İstanbul, 1992.
– Abhaz Tarihinin İskeleti, İstanbul, 1992.

Kaynak: http://www.abhazya.org/abhazya/kultur/edebiyat/edebiyat.html

Kültür ve Yaşam içinde yayınlandı | Yorum yapın

ÖMER BÜYÜKA’DAN İKİ MEKTUP

 

Ömer Büyüka

İstanbul 5 Mart 1975

 

Değerli gencimiz Batıray Özbek Bey’e,

24 Şubat 1975 günlü mektubunuzu aldım. Hakkımdaki nezaketinize teşekkürler ederim. Sorularınıza cevap vereyim:

Abaza unvanının kapsadığı toplumlar biri coğrafik, diğeri etnik olarak iki bakımdan sınıflanıyor. Coğrafik bakımdan Abazia denmiş olan bölge Agaa = Agrı= Agır (Sahilliler, sahil halkı), Mardaa = Mardat Mardıva veya değişik söylenişiyle Madwa, Madıwa (Yamaçlılar,Yamaçlı,Yamaçlı kişi), Şıxarıwa Şxlaraa -ki Adigeların Cıkarew dedikleri bunlardır- (Dağlılar demektir)-, Aşuwa = Assuwa (Kuzey Kafkas Abazası, Abazin) adlarıyle 4 halktır, ilk ikisine birden Apsnaa (Abhazia’lılar) da derler. Abazaların etnik bakımdan bölümleri de şöyledir:

Abhaz halkları: Tarih boyunca, geniş sahalar kapladıkları zamanki Abhaz halklarına ve bölgeleri bugünkü Abhazlarınkinden ayrıdır, sandığıma göre siz (bugünkü Abhaz sosyolojisine göre bölümlerini soruyorsunuz. Bugünkü Abhazların) bölümleri kabile veya aşiret karakterinde olmayıp, şivelerinde az çok farklar olan ve hepsi Abhaz olan yönetim bölgeleri halklarıdır.

1) Bunlar: Dal, Tzabal (yabancı yazıların Tzybalda, Çibelda, Sambal dedikleri), Apshü (kısaltılarak Pshü de derler), Ahtijipsi (yabancı yazıların Haçıpsi, Agucips, Ahçip dedikleri), laltzıs = lalkis ialıtasıs (Evliya Çelebi”nin Mekliye diye yanlış yazdığı. Son yıllarda Wubıhların Abazaca eski adları olan Sadze Saze adı yanlış olarak bu Xaltıslara verenler çoğalmıya başlamıştır), Abazıp = Abzıp = Bızıp, Bzıp (bazı yabancı yazıların yanlış bir yazışla İpsip, Bıslıp dedikleri), Abjıwa (Orta halk, Sohum çevresi halla Bunlara [yanlış bir yazı ile yabancılar Apşöa; Apşuwaz, Apchois, Apphoise derler), Samırzakanaa (Samırzakan halkı) ,Ayıbğaflar» Aşu m Aşuv/a halkları. Bunların adlarını -hepsinin- tam olarak bilemeyeceğimden Kafkasyayı iyi bilen Prof. Aytek Namitok rahmetlinin ORİGİHES DES CİRCASSİENS adlı değerli kitabının yardımıyla bilgilerimi tamamlayarak yazayım. (Aşuwa’lara Apsıwa’nın değişik söylenişi olarak Ap»ğa,Apsğa,Apsğaç da K derler kendi şivelerince) : Kapsadıkları dallar Baçılbay (Başılbay,Başlıybaa)f Medv/a (yabancıların Mıdawey,İvlacwa diye yazdıkları.Yukarıki Mardıv/a = Madi¥;af lardan gelme oldukları belli), Kazılbek = Kizılbek, Tapanta (Tatarların Altl-kesek,Adigeların BaskheğsBaskeli dedikleri,Yaygın ve büyük bir topluluk), Şegrey, Haybikua, Şeydi, Bağ, Tam, Kuzv (Kuj), Cecen, BerzendigjCaldaşkaa, Sarapi, Psağar-xakuğa, Brakay (BrakaaaıBrakalılar,Çok büyük ve güçlü tarihi bir topluluk), fuba, Haçıpsı (Yukarıda geçen Ahçıpsılardan gelmiş bir kol olaa gerek), Sisipşire, Anagi-Mguifa, Şasi, Dağlı Janalar ,Aratxuwaylar, Talko^ar, Kobixanlar, Prof. Aytek Namitok’un yukarıda adı geçen değerli eserini okumadınızsa ilk fırsatta okumanızı isterim.

2) Abazalarla Adigelerin tek bir ulus mu, birbirinden ayrı uluslar mı olduğu:

Önce şunu belirteyim ki Abasgokerket terimini ilk söyleyen ben değilim. Bu terimi ilkin, Prof. Meillet başkanlığında bir heyetin yazdığı 1924 basım tarihli EES LANGUES Dü MONDE adlı eserde -bundan 45 yıl kadar önceleri- okumuştum. Terimin içindeki Abasge kelimesinin bütün Abazaları temsil etmemesi Kerket’in de Çerkes’ten ayrı bir kaynaktan gelmiş bulunması ve Çerkes kelimesi de yalnız Adigelere münhasır olmayıp en dar anlamıyla Abhaz-Adige-Asetin(İr) ve bazen de daha genişletilerek Çeçen,Dağıstan ve hatta bazen Karaçay ve Balkarları da kapsatılmaları dolayısıyla Abasgokerket’in Abaza-Adige birliğinin ortak adı olarak kullanılması bilimsel bakımdan muallel ve ampirik ise de yerleşmiş ve oturmuş bir terim olduğu için kullanılmakta şimdilik bir mahzur görmedim. Nitekim Ortadoğu,Yakındoğu, Uzakdoğu, Batı dilleri, Doğu halkları terimleri de bilimsel bakımdan yanlış -nispi ve ampirik- olmasına rağmen yerfik ve oturmuş bulunması ve hiçbir itiraza uğramaları da böyle değil midir? (Abasgokerket de böyledir.)

Abazalarla Adigelerin birbirinden ayrı uluslar mı, yoksa ikisi de tek bir ulus mu olduğunun münakaşası zamanımızda güçtür sanırım. Bilimsel tartışmalara bu halkların bugünkü kişileri -bazı istisnalar hariç- henüz hazır değillerdir. Lehte ve aleyhteki fikirler tarafları birbirlerine karşı soğutabilir.

Kafkasya, günlük yaşamlarında toplumlarını birbirlerinden ayıran aşılması çok güç ve dolayısıyla ayırıcı engebeliklerle örülüdür. Bu yerel şartlar ırkın (daha doğrusu etnoslarin) özelliklerini bugüne kadar korumalarını sağlayan kutsal bir faktör ise de, tek bir babanın evlatları olan kardeş halkların birbirleriyle kaynaşmalarına büyük engel olarak her birine çağlarca ayrı tarih yaratmıştır. Engelleri aşabilen büyük güçler de bu halklara ayrı ayrı istikametlerden gelerek bu halklara yaptıkları etkiler ayrı ayrı oynaklardan gelmiştir. Böyle kardeş halklar arasında -onları ayrı ulus yapan- özellikler doğmuş, bu meyanda dilleri birbirinde tamamen ayrı olmuş, müzikte ve zevklerde birbirlerinden pek uzak sayılmamakla beraber farklar doğmuş, milli giysiler birbirinin aynı kalarak devam etmiş, fikirde ve inançta -büyük olmamakla beraber- bazı farklar doğmuştur. Örneğin: Adigelerde gurur o kadar kutsaldır ki ulusal unvanları olan Adige kelimesine MAĞRUR anlamını vermekten haz duyar ve bu yayınlara da yansımıştır. Bunun tersine olarak Abhazlarda da tevazu kutsaldır, o kadar ki (tevazu, nezaket, ülfet, dostluk) kavramlarına verilen isimlerin çoğu bu halkın diğer adı olan Apsuwa Apsu’dan gelmektedir ve buna bakarak bazı yazılar -ve mesela Jean Oarol- Apsuwaların bu adına “Modestment” yani mütevazı anlamını vermektedir. O gurur da o tevazu da elbette iyi şeylerdir ancak, her ikisini de makul sınırlar içinde olmak şartıyla.

Prof. A. Namitok’un da eserinde belirttiği gibi Abhazların -bazen mutlak ve güçlü ve bazen vasal hSS ve fakat hemen daima politik bağımsızlığını sürerken devlet adı olarak Abhaz veya Abasgias adını kullanmaları bu adların ve hele birincisinin dışta da tutunup yerleşmesini sağlamıştır ve halkı bu adı elbette bırakmak istemeyecektir. Adigeler da kendi adlarını bırakıp kardeşleri bulunan diğer halkların adlarını alacak değiller.

Bu halklar asude zamanlarında ayrı ayrı yaşamayı kuvvetle tercih etmişler ise de, dış saldırılara uğradıkları zaman kader ortağı da olduklarının bilincine varmışlar ve elbirliği yapmışlardır.

Bu halkları toptan kapsayan bir ad da vardır: ÇERKES.

Bu unvanla anılmaktan her biri haz duyar. Öyleyse bu unvan altında birleşmeye müstettirler. Ancak bu fırsatı değerlendirebilecek gerçek aydını ne yazık ki yetiştiremedik. Bir Yusuf İzzet paşa bir İsmail Berkok paşa, bir Prof. Aytek Namitok, bir M. Fetkeriy Şuenuw, bir Prof. Aziz Meker, bir İsmail Ziya Bersis ve belki de bunlar yanında daha birkaç müstesna varsa da yetmez ve bir gidenin yerine bol bol Circassolog gelmiyor, hatta hiç gelmiyor. Ümit bağladığımız birkaç genç yeter mi? Ne yazık ki, mevcutlar aşiretçidir. Yusuf İzzet ve İsmail Berkok paşaların ve başka bazılarının feryadına ve çağrılarına rağmen ana kaynaklarımızı kendilerimiz bilimsel olarak işlemiyoruz, yabancı dostlarımızın -çoğunca sathi- övgüleriyle, övünmekle yetiniyoruz. Gürcü kardeşlerimizi yükselten ve komşularının tarihsel hak ve övgülerini de Gürcülüğe mal eden -milli edebiyat ve araştırmaları- çalışmalarından da ibret almadık. Artık işe başlamış sayılabilirsek de henüz bu yolda toy olsak gerek ki başarılı eserler daha meydana getiremedik. Geç kaldığımız kadar hamle yapmak zorundayız. Türk şairi Mehmet Akif’in dediği gibi:
“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Bilmem ki ölüm var mıdır bundan daha alçak.”

Ortadoğu’da Çerkes milleti oluşacak değil,hakkı da yok. Çerkes Çerkesistan’da oluşur ama biz orayı nerdeyse unutmak üzereyiz. Başarılı bir literatür konusu yapamadık. Dolayısıyla dost basına da unutturduk. Eski haliyle Çerkesistan Kafkasya’da artık yoktur. Azimli bir halkın mucize bile yaratabileceğine tarihte ve dünyada örnekler vardır. Yolunda ölmek de özlemine -bir nevi- ermek demektir. Eski Çerkesistan’daki Çerkesler bugün 8-9 parçaya bölünmüş ve aralarına galip halklar bolca yerleştirilmiştir. Çerkes halkları artık onları da vatandaş sayıp haklarına saygı göstererek beraberce hür ve mutlu yaşamayı düşünmek zorundadırlar. Bu realiteyi reddetmek bir faşist Çerkes imparatorluğu özlemini düşündürür ki gülünç ve çok zararlı olur. Kısacası (vatanda toplan, dilini ebedileştir. Murada erersin).

Şunu da düşünelim: Çerkes unvanının kapsadığı dil grupları -başka dil grubu halkları gibi- her zaman araştırmaya tabi tutulacak birer bilim koludur. Abhaz, Adige, İr (İron, Asetin) terimlerini boykot eden bir araştırmacı konusuna; ne isim takacak, birine diğerinin adını verirse konu vuzuha kavuşur mu? Ortak ad olan Çerkes ve Circassologie de bu dillerden tek birini göstermez. Ancak ortak konularının adı olabilir. Bilim gerçekbilimi’dir. Gerçek gizli kalırsa bilim olmaz. Bilimsiz toplum reşit değil ve dolayısıyla kurtuluş ve yükseliş felsefe ve planını yapamaz ve inkıraza mahkumdur. Söylenecek şeyler çoktur, buraya sığamaz.

Realiteyi kısaca belirtelim: Adige milliyeti de, İr (İron,Asetin) milliyeti de, Abhaz milliyeti de vardır ama üçü de kandaş ve kardeştir ve kader ortağıdır ortak adları ÇERKES’tir.

Demek ki, Çerkeslik bir Diller Federasyonu’dur, doğal bir federasyon. Bu halklar böyle bir federasyona dahil olmakla kıvanç duymaktadır.Tıpkı İsviçre gibi. Bildiğiniz gibi; İsviçre Fransız, Alman, İtalyan, Romans halklarından oluşan bir diller federasyonudur ve siyasi federasyonlarının temeli de budur. İsviçrelililer onları birbirine kıvançla bağlar.Çerkeslik doğal federasyonunu oluşturan dil grupları da bilimde, siyasette, her türlü uygulamalarda birbirleriyle yardımlaşmalı, birleşmeli, gillü gişsiz sevişmeli, acıyı ve sevinci paylaşmalıdırla, böylece tek millet olma yolunda ilerlemelidirler.

Zaten bu yolda az çok bir mesafe de alınmış bulunuluyor. Çerkes teriminin kapsamı daha da geniş olarak, milli giysileri Çerkeska (Tsey, Kumoü) olan bütün Kafkas dil gruplarının arasında bir dayanışma ve sevişme kurduğunu halklarına dikkat edersek gözümüze çarpar. 54 yıl görev dolayısıyla gezdiğim yerlerde benim Abaza olduğumu duyan Wubıh’ı, Adige’si, Asetin’i, Çeçen’i, Avar’ı, Lezgi’si bana hiçbir işleri düşmediği halde “Çerkes’iz” diye ve beni de Çerkes bilerek ziyaret etmişler, evlerine veya köylerine davet edip izaz ve ikramlarda bulunmuşlar ve dostlukları devam etmiştir. Benim de memleketim olup Çerkes kesafeti bulunan ve Bolu dağı ile İstanbul boğazı arasındaki bölgeden başka Mersin, Eskişehir, Sivas,Tokat, Amasya, Samsun, Kayseri, Aydın çevreleri böyle kardeşlerim ve köylerimle doludur.

Tarihin en eski çağlarına da dikkat edersek şunu görürüz: Asıge (Abxaz Abaza = Abase-Apsu), Adige (Adağı «Dağı-Dawi» «Dağ- Daw» Daha = Dak = Dace » Daç^Çagır «• Dıgar s Digor^Jicle – Tigre), Çerkes (Kirkat, Kerket, Oircas: Hyrcan, Carcine, Kirkasse, Azıx, Azux, Zaxu), Laz Alaz, Alase, Alşe, Arisbe, Lesbe, Laz, Alyze, Lyze, Lyde), Abasos (Abazitis, Abasitide) halklarının bu ulusal adları çok eski ve tarih öncesinin en eski ulus adlarından oldukları ve bu halklar arasında bazı şive farklarının o zamanlar da oluşmuş bulunduğu ortaya çıkıyorsa da hayretle görülen şu oluyor ki, bu halklar dünyaya en yayılmış halklar olarak görünürken, birinin bulunduğu yerde diğerleri de mutlaka bulunmaktadır. Birbirlerinden den asla ayrılmamışlardır. İlk medeniyet merkezlerinden Anav ve çevresi olan Ortaasya’da Asıge ve kollarının yanında ve beraberinde Adige (Adaği,Dağı, Dağ, Dawi, Daw, Dahi), Kafkasya’da Çerkes (Kerkete, Circasse, batı komşusu Carcinite bölgesi), Asıge (Abaza, Abxaz, Azyge, Yazyge, Apsuwa, Apsu, Zyge, Zyngue, Assu» 4zra, Az3, laz (Lase, Alaz), Azyxe (Azux, Zaxu, Zaxuwa, Zaxuwan, Zyxe, Adige), Doğuanadolu ve Mezopotamya’da Assu, Apsu, Zaxu, Azux, Azyxe, Cicese, Filistin’de Kirkaş, Zaxuwan (Zabuion|: Zaxun (Sihion), Asgawan (Askawan, Askalan), Batıanadolu’da lyde (%ze, Alyze, Arysbe, Laswa, Lesbos), Abasos (Abasitis, Abasitide, Assuwa), Kirkassos, Galat-ia’da Aboza (Pessinie, Pessinunte, Pasını, Pasınınte, Apsını, Apsınınte) ve bitişiğinde Carcinite dağıjjythinie’de Dakibyza Dak-Abaza birliği-Adige-Abaza birlig Idbisa Abasa’ya dahil) -Geboza-Gebze, Byzante (Byza yurdu…)| Balkan yarımadasında Byze (Moese, Myse, Bisse),Dace (Daç, Dak, Dacus),Yunan’da Pelasge (Pel-Asge), Zakyntho» (Zaxu-yurdu),Lazwa (Lazpa, Lesbos),yine Marmara’nın güney kıyılarınds Syg© (Asyge)»Ukrayna’da Zgrgrine, Zegrine (Azyge’lar-yurdu) ve diğer adiyle Çerkask (Çerkes,Gircas,Kirkas)… bu arada ilk akla gelenlerdir ve hepsi de Abhaz, Adige, Laz halklarının o zamanlar da tek bir millet gibi beraber yaşadıklarını göstermektedir.

O çağlarda bu üç halk (Adige, Asıge, Laz) tek bir ulus halinde birleşik bulunmasalardı, dünyanın birbirinden bu kadar uzak yerlerinde, birinin bulunduğu yerde diğerleri de mutlaka bulunur muydu?

3) Okuyacağınız eski yayınlardan birçoğunda yalnız Natuhaçların değil; Wubıh, Shapsugh, Dağ Janaları, Bjedugh, Abazax (Abzegh, Abazex) halklarının da Abaza veya Abaza-Adige melezi olduklarını okursunuz. Bu yargıları Abhaz kaynakları da kuvvetlendiriyor. Bu konuda da söylenecek şeyler çoktur.

Buraya kadar geçen izahlar Abasgokerketlerin eski ve yeni durura ve ilişkilerini az çok gösterdi. Bu adın birleştirdiği halklar tek ulus mu yoksa ayrı ayrı uluslar mı olduklarını siz düşünün. Anlayabildiğim kadarıyla, sizde bilimi. düşünme istek ve yeteneği vardır, gerçeği bulacaksınız.

4) Abhazlarda ki ünlü at soyu Law çı’dır (Law atı). Deniz aygırı ile kısrak meleziymiş. İri yapılı, pençesinin altı bir yumruk sığacak kadar oyukmuş. Abaza at kültürü Abhaz Mitolojisi Anaç mı adlı olup sizde de bir nüshası bulunan kitabımın AİTAR bahsinde vardır, ona ilave edilebilecek şeyler de varsa da buraya sığdıramayız.

5) Abhazlarda Nart efsaneleri yaygındır ama,Ortadoğu’daki hemşehrilerimiz gittikçe unutmaktadırlar. Abhazlığı iyi bilen yaşlılar arasında -kişilerden parça parça duyacağınızı birbirine eklemek suretiyle- bu efsaneye ait derlemeleri yapmak henüz mümkündür. Abhazia profesörlerinden İnalipa Şalwa’nın Nartlar hakkındaki hacimli bir kitabı da iyi bir kaynaktır.

Hayrete değer ki, efsanesi Abhazlarda artık unutulmuş bulunan Zeus ve onu besleyen Melissa ve Amelitha ve ilgililerinin adları onların Abhaz kaynaklı oluşlarını şüphesizce gösterenlerden bulunurken, bu halkın henüz unutmadıkları Nart efsanesindeki Nart kelimesinin etimolojisini Abhazca’da ancak tereddütle yapabiliyoruz, anlamlı mı anlamsız mı kesin olarak iddia edilemezse de bir ata olduğu beliriyor. Bu konu da yukarıda adı geçen kitabımızda işlenmiştir, onun Nartlar bahsini bir daha okumaya vaktiniz olursa göreceksiniz, Nartlı kişilerden birçoklarının adı anlamlı ve Abhazca’dır, bazıları da anlamsız adlardır. Sasrıkua da anlamlılardan, göreceksiniz.

6) Abhazlarda çocuk doğunca onu ilkin soğuk suda yıkadıklarına dair
bir efsaneye ben rastlamadım ve duymadım. Ancak, eskiden çocuğa ilk ad verilirken bir duacının onu altın zerreli suyla yıkayıp veya bu sudan çocuğa serpip d takma merasimi yaptığı bilinir. Bu nedenledir ki Abhazca’da ad anlamında kullanılan Ü&ası kelimesi Xi-dzı (Altın-suyu, Kutsal-su, Altın-ad, Kutsal-ad) SSK şekil ve anlamlarında bileşik bir kelimedir. Aynı bir kaynaktan gelip iki kardeş halkta da tutunup kalan bir efsane bu kadar eski zaman içinde bu kadar farklılaşması normaldir.

7) Abaza devi Dachkal’ı ben duymadım. Elbette her şeyi duymuş olamam.

8) Amiran kelimesi Amran şeklinde söylenirse Abhazca bazı anlamlar verirse de, kelime benzerliği tek başına bir değer taşımaz, benzeyişin anlamsız bir rastlantı olmayıp gerçek bir ilginin ifadesi olduğunu gösteren delil veya karineler bulunması gerekir. Amran hakkında benim izahlarım pek tereddütlü olacak. Leningrad profesörlerinden Turçarnof’un Doğu Avrupa epigrafileri hakkındaki Rusça değerli eseri Amiran’ın Abhazlarla ilgisini işlemektedir, tercüme ettirmeye çalışıyoruz. Ona bir şey katmakta ve ona dokunmakta şimdilik cesaretsizim.

9) Dokuzuncu sorunuza da cevabım şu olacak: Siz Adigeleri bilirsiniz Abhazların o konudaki gelenekleri de Adigelerinkinden farksızdır.

10) Kardeşlerin aynı sütü emmiş olmaları Abhazlarda aynı sütü emenleri de kardeş olacağı geleneğini ve inancını doğurmuştur.Toplumda düzen kurucular bu inançtan yararlanmayı ve düzen koruyucular da bu inancı toplum hayatında uygulamayı bilmişler, düşmanlığın sürüp gitmemesi için düşman kişinin veya ailesinden bir çocuğun barışa yanaşmayan mağdur ailenin annesinin sütün emmesini sağlamışlar. Bu iş geniş halk topluluğu ve halk mahkemesi huzurunda -büyük merasim ve şölenle ve süt emecek tarafın büyük hediyeleriyle- yapılırdı, bu esnada halk mahkemesinin sözcüleri ve hazirun barışa yanaşmayan mağdur tarafı onere edip barışa yanaştırma yolunda cidden başarılı konuşmalar ve uygulamalar olurdu. Bunların oldukça unutulmaya başladığı zamanımızda bile benim gördüğüm bu gibi olaylara hayran olmuş ve konuşmacıların ve kararcıların cidden etkili konuşmalarına saygılarım büyük olmuştur. İşte,o süt kardeşliğini tertipleyip kurduran o halk mahkemesi başka ek tedbirlerle de o barışı perçinlemesini biliyorlardı. İşte düşmanları kardeş yapan süt kardeşliği.

Gelelim İncil’in çevirisine: Tahminen 50 yıl kadar önce bunun Abhazca’ya bir çevirisinden bazı parçalar okumuştum da beğenmemiştim. İncil’in de Kuran’ın da Abhazca’ya tercümelerini -temel birer eser olarak- bu dile kazandırmak isteği de o günden beri bende mevcut ise de, yayınlama hususundaki maddi güçlük bugüne kadar beni alıkoymuştur. O muhterem bilim enstitüsü bunu bu şekilde ele aldığına göre (mani zail oluyor, memnu avdet ediyor) demektir. Ancak, her şeyden ziyade önemli gördüğüm ve -aldanmıyorsam- benim elimden çıkması zorunlu olan bazı araştırma yazılarının üzerindeyim, işe uzun ara verip kafamdaki binaları yıkılmadan hiç değilse iskeletini kağıda geçireyim de ondan sonra o işi tahlil ederek istenen İncil çevirisine başlamam gerekecek. Ondan sonra da o talikettiğim iskeletin detaylarını da yapıp yayınlayayım diyorum. Bu nedenlerle İncil çevirisine 6-7 ay sonra başlayabilirim. Kabul edip etmediklerini bildirirsen, memnun olurum. Önümde beni bekleyen işleri elbette bilmeliyim.

Başarılarınızın devamını evce diler selamlarız değerli gencimiz.

 

 

II. MEKTUP

 

ÖMER BÜYÜKA
24 Mayıs 1975

Değerli hemşehrim Özbek Bey’e,

20 Mart 1977 günlü mektubunuza teşekkürler. Sizi gerçekten arıyordum. Sizi birçok değerli Adigelerle konuştuksa da bulamadılar, bulamadık. Sorularınızın cevapları uzun olacağından hemen onlara geçiyorum:

Yazılarımda elbette Adigelere ait birçok sevindirici yeni buluntular var ama, buna bakarak benden Adigeler hakkında bilgi isteyen bazı tanınmış romancı ve tarihçilere “Çerkesliğin bir diller federasyonu olduğunu bildirdim. Federe dillerinden birinin de Adigece olduğunu, bu dil ve tarihlerinin her birinin bir ihtisas kolu bulunması hasebiyle ben ancak Abhazya konusunda kendimi birinci derecede yetkili saydığımı, Adige dil ve tarihinin konumun dışında olmamasına rağmen onun uzmanı sayılamayacağımı ve onu benden daha başarılı etüt etmiş veya edebilecek zevat bulunduğunu bildirerek adreslerini veriyorum.

Bu prensibimi bozmayayım da sorularınızın Adige bölümünde bilgiçlik taslamayayım. Bu konuda Prof. Aytek Namitok’un “Origines des Circassienes” ve General İsmail Berkok’un “Tarihte Kafkasya” adlı yapıtlarının değerli kaynaklar olduğunu söylemekle yetinerek Abhazlara ait sorularınızı yanıtlıyorum:

Apsu=Apswa=Abaza=Abhazlar iki bölümlüdür:

A) Apsnaa=Abhazyalılar,
B) Aşuwa-=Abazin’ler.

Bu bölümler ikinci derecede bölümlere ayrılırsa da, bu bölümler soysal (etnik) olmaktan ziyade bölgesel ve coğrafidir. Diğer bir anlatımla, yönetim bölgeleridir. Muhitülmaarıf’ın çok isabetle yazdığı gibi, ’’beylik’’lerdir.

Şunlardır :

A) Abhazya’dakiler: Dal ,Tzabal, Apıshü, Ahtjıpsı, Xaltzıs, Abazıp = Abzıp, Abjıwaa, Samırzakan. Bunlardan başka bir Ayıbğa’dan söz edilİrse de bu ad Apıshü ile Ahtjıpılıtpsı’yı birleştiren ortak adlarıdır, ilk dördüne Mardaa (Yamaçlılar)=Mardawaa (Yamaçlılar)= Mardapt = Mardat (Yamaçlı) da denir. Diğerlerine Agaa (Sahilliler) denir, Ağır da bu anlamdadır (Sahil halkı demektir).

B)
Aşuwa=Abazin’ler: Tapanta (Altıkesek) , Başılbay, Medwa( Kazılbek,
Şıxariwa, Haybekir, Sitaa, Bağaa) , Tamaa, Kuzv = Kuj, Tjetjin, Bırzandiw, Tjaldaş, Sarapi, Psawar, Barakay, Tubi, Sisipşir, Anagi–Mguwa, Şxajanaa, Aratpiwaa, Tarkua, Kubixan. Abazinlerin bu bölümlerinin birçoğu etnik adlar.

(…)

İstanbul Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti’nin kuruluş yılı I908’dir. Günü gününe tarihini bulmak için epey kitap karıştırmak gerekti, sizin de aceleniz olduğuna göre şimdi yılını yazmakla yetineyim.

İncil’in tercümesine gelince: Şimdilik tecrübe olarak, İncil’den yalnız bir bölümünü (Yuhanna bölümü) tercüme etmemi istediler; ona göre diğer üç bölümü için karar vereceklerdi. Tercüme ettim, gönderdim, cevap bekliyorum. Ayrı, ayrı tarihli 4 adet Türkçe tercümesi ile bin adet Abhazca tercümesi elimdedir. Birbirlerinden farklıdırlar. Hiç biri de İncil’in esprisine (Söylendiği zamanki hava ve ahengine) uygun değildi. Çeviri onlara nazaran fevkalade ve tatlı, çekici oldu. Eğer, her kelime karşılanmadan yalınız cümlelerin esprisine sadık kalarak tercüme etseydim daha da iyi olacaktı ama bu yolda kendilerinden müsaade almadığım için kelimelere sadık kaldım. Abhazca’nın Abhazya’da da ne kadar tatlı görüldüğü Prof. Dsidjaria’nın Rusça bir kitabında da övgü ile belirtilmekte ise de, İncil Enstitüsü beni benden öğrenmek zorundadır. Bu itibarla tercümem hakkında verecekleri hükümde isabet olup olmayacağını şimdiden bilemem.

Dil ve tarih konusundaki çalışmalarımı epey durdurdum.Belki yakında, bıraktığım yerden başlarım. Bu arada, Adigelere şeref veren bazı belgeler de buldum, çok değerli bunu Adıgalar da şimdiye dek ummamışlardır.

Selam, selam, selam ve en içten dileklerle kucaklarım.

Ömer Büyüka

 

Kaynak:  http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/kultur/059_omerbuyukadanmektup.htm

Kültür ve Yaşam içinde yayınlandı | Yorum yapın

Kafkas Dağlarının Şovalyeleri – Ubıhlar

 Vubıh ülkesi (Abazaca Tuakhı), Dağlılar’ın anlattıklarına göre her zaman kutsal bir toprak sayılmıştır ve Batı Kafkasya’nın tamamında Vubıhlar, Çarlık rejiminin işgalci politikalrına karşı örgütlü direnişin öncüleri ve esin vericileri olarak tanınmışlardır. Ne yazık ki ülkemizin geniş okur kitlesi Vubıhlar hakkındaki bilgilerden yoksundur ve Vubıhlar Kafkasya savaşına katkıları , feci sürgünleri ve gurbet yaşamları üzerine bildikleri çok sınırlıdır. Vubıh’ların dili ve tarihine dikkat çekmek ve ilgi uyandırmak için önemli çalışmalar yapmış olan yabancı araştırmacılar bu halkın kaderine daha çok ilgi göstermişlerdir. A. Dirr, H. Vogt ve G. Dumezil ve başka araştırmacıların adları, sadece çok sınırlı sayıda uzmanlarca bilinmektedir. Vubıhlar hakkında bilgi ve kaynaklar zaten kısıtlıdır ve adı geçen bilim adamlarının yazdıklarını toplama ve tercüme ederek yayımlamak bizim için kutsal bir görevdir. Rus Çarlık ordusu subaylarından V. Skaryatin tarfından 1862’ de “Oteçesvennıyezapiski” dergisinde yayınlanmış olan ve Vubıhlarla diğer Batı Kafkasya Dağlıları hakkında az bilinen bilgiler içeren bir yazıya yer veriyoruz. Dağlılara karşı savaşsa da V. Skaryatin onlarınfazilet, mertlik ve alicenaplıklarını görmezden gelmemiş Vubıhların yüce ahlakına dikkat çekmiştir. Yaklaşık 130 yıl önceye ait olan bu yazının okurlarımız için ilginç olacağını umuyoruz.( Ruslan Gojba; Aydglara (Yedinenıye), No 5(15), Sohum 1991. Çeviren: O. Uravelli)

Bizler Kafkasya halklarını, ya hiç kimseye acımayan,insani duygulardan yoksun ve kendi çocuklarını pazarlayan vahşi yamyamlar olarak,ya da antik eski Isparta ve Roman’ nın parlak dönemlerindeki efsanevi kahramanlar olarak düşünüyoruz. Oysa daima canlı ve kuvvetli bu savaşçı boy kısa süre için bile olsa tanıyınca, ana sütüyle birlikte kanlarına işleyen mertlik ,hüner ve tehlikelere hiç aldırmayan cesaretleriyle, onların ulaşılmaz ve büyülü doğa ve dağlarıyla karşılaşınca ,orada doğanın her adımda, her yamaçta,her derede ve kanyonda adeta birere kale oluşturduğunu görünce, böylesine küçük bir nüfusla bu boyların nasıl olup da kuzeydeki korkunç,üstelik çağdaş bilim ve uygarlığın tüm olanaklarına sahip olan dev kuvvete karşı altmış yıldır direnebildiklerini anlamaya başlıyorsunuz. Rusya’nın o tam donanımlı dev Kafkasya ordusundaki subaylar ve askerlerin cesurluğu ,enerjisi ve deneyimi ise , genellikle profesyonel bir ordunun özelliklerinden başka bir şey değildir.

Kısacası bu Dağlı halkların nasıl olup da iki buçuk yüzyıl boyunca biri güneybatıdan ve ötekisi de güneydoğudan bastıran iki dev İslam devletine karşı direnebildiğini ,insan yalnız bu dediklerimi gördükten sonra anlamaya başlıyor. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, Oteçestvennıya zapiski dergisi, c.142, 1862, Sayı 4, s.514)

Müslüman dünyasındaki ilk devleşme ve yükselişten sonraki dönemlde, Avrupalılara karşı koyabilen tek bir Doğu ordusu vardır ve o da Kafkasyalılardan devşirmedir. Yoksa Asya orduları,sadece açık sayı üstünlüğü sayesinde Avrupalılara direnebilmiştir. Fransızların belagat ve abartmalarla korkunç bir düşman imajı kazandırdıkları Cezayirli Araplar ve Kabilleri Kafkasyalı Dağlılar’la kıyaslamak gülünçtür. Sayıları ne kadar çok olursa olsun, 25 askerin savunduğu müstahkem bir siperi Cezayirliler ele geçiremezler. Adıgeler ve Lezgiler is, Kafkasya ordusuna ait taburların koruduğu kaleleri silahsız olarak düşürüyorlardı. Onlar sonj kişiye kadar ölümü göze alıp, şarapnel ateşine ve düzenli ordunun süngülerine aldırmadan ielerliyorlar, barut depolarını havaya uçuruyorlar ve kaleyi savunanlarla beraber yaşamlarını yitiriyorlardı. Sonuçta kale düşüyordu. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, Oteçestvennıya zapiski dergisi, c.142,1862, Sayı 5, s.302)

Evet onların girişimleri zafer getirmedi, aralıksız saldırı ve akınları sonunda bitti, bölgedeki kilit noktalar ve mevzilerde tehlike kalmadı, fakat bu zafer kimseyi aldatmasın. Çünküaskeri sonuçlar, Kafkasya ordularına altmış yıldır cehennemi yaşatan bu cesur ve mert insanların eşsiz hüneri ve tükenmeyen enerjisi hakkında doğru fikir vermiyor. Hiçbir topçu ateşiyle desteklenmeyen ve delik ve gedik açmak için teknik olanakları bulunmayan bu insanlar, sadece kamalar ve kılıçlarla müstahkem mevzilerin siper korkuluklarına atlıyorlar, baltaları bile yokken şarapnele, kurşun yağmuruna ve süngülere bakmaksızın kale kapılarını zorluyorlar.

Bunlar, genelde bizim Dağlılar hakkında düşündüğümüzün aksine ağaçların arkasında kalleşçe ateş eden ve sonra ilk ateş sesinde ve ilk hücumda tüyen eşkıyalar değildirler. Bilindiği gibi 1840’lı yıllarda Dağlılar bizim birkaç kalemizi ele geçirmeyi başarmışlardı. Oysa bu kaleler inanılmaz savunma olanaklarına sahiptiler ve donatımları oldukça kuvvetliydi, askerlerin direniş ve moral gücü yüksekti ve öle siye savaşıyorlardı. Buna rağmen Dağlılar başarılı olmuşlardı. Örneğin, Mihaylovkoye kalesindeki garnizon,bütün gücüyle savunma yapmış,askerlerimiz akıl almaz direnç ortaya koymuşlardı ama sonunda Dağlılar kalabalık halinde kaleye girmişlerdi ve kaybedeceklerini anlayan askerlerimiz düşmanla birlikte ölmeyi tercih etmiş ve kaleyi havaya uçurmuşlardı.

Yukarıda belirttiğim gibi 1853-1860(Kırım) Doğu Savaşına kadar biz Karadeniz’in doğusunda dar bir kıyı şeridini kontrol edebiliyorduk ve bunun için sahile birbirine yakın aralıklarla kalelerden Karadeniz Müstahkem Hattı kurulmuştu. Fakat ülkenin iç kısmına giremiyorduk. Zaten söz konusu olan dar kıyı şeridinde bile, karadan yapılan her operasyon pahalıya mal oluyordu. Çünkü Vubıhlar ve Şapsığlar çok inatçı ve cesur şekilde savunma yapıyorlard, topraklarının her karışı için ölümüne savaşıyorlardı.

1840’lı yıllarda komutanlık, Vubıhlar’ın oturduğu Soçi bölgesindeki köylere karşı ceza seferleri düzenlenmesini emretti. Adler burnunda yaklaşık on bin kişiden oluşan bir güç toplandı ve plan yapıldı. Karadeniz filosu da topçu eteşiyle birliklerimize yoğun destek sağlıyordu.

Vubıhlar’ın reislerinde biri olan halk önderi Hacı Berzeg görüşmekler yapmak ve barış sağlamak için ordumuzun komutanlarıyla bir araya geldi. Onun amacı Generali seferden caydırmaktı. General’in onun delil ve gerekçeleriyle ikna olmadığını gören Hacı Berzeg, kanlarının son damlasına kadar savaşmaya yemin etmiş olan Dağlılar’ın teslim olmayacağını bildirmişti. Hacı Berzeg yerden bir avuç toprak alarak ağzına götürmüş ve kılıcını öperek halkının teslim olmayacağını tekrarlamıştı. Bizim General, buna rağmen kararından dönmemişti. Hacı Berzeg geri dönünce halkını toplamış ve şöyle demişti:’Bir adım bile geri çekilmem! Ruslara köle olacaklarına çocuklarımı ve eşimi bile öldürürüm! Bu topraklara düşüp ölürüm ama asla teslim olmam!’

Birliklerimiz harekete geçti ve yaklaşık 15 km. lik bir yol boyunca her adımda çatışma ve muharebe yaşandı. Filo gemileri, kollarımızı topçu ateşiyle destekliyor ve taburlarımızın önünü açmak için kıyı boyunca uzanan yolların tamamını bordalardaki toplardan korkunç salvolarla dövüyorlardı. Ne var ki Dağlılar mevzilerinde sakince oturup kollarımızın yaklaşmasını bekliyorlardı.

Deniz topçusunun korkunç ateşiyle yerlebir edilen mevzilerden Vubıhlar kılıçlarını çekerek bizim süngülerle savunma yapan kalabalık birliklerimize saldırıyorlardı. Gülleler , bombalar ve el bombaları toprağın altını üstüne getiriyor, kıyıyı kaplayan ormanı kesip doğruyordu, dört bir tarafta ölüm kol geziyordu. Ama Dağlıları püskürtmek olanaksızdı. Çapı büyük olan topların gülleleri koskoca ağaç gövdelerini sazlar gibi yere yatırıyordu, fakat ormanda mevzilenmiş olan Vubıhlar, geriye bir adım bile atmıyorlardı. Bu cesur insanlar kaçmayı ve kurtulmayı hiç düşünmeden taburlarımızın yaklaşmasını bekliyorlardı ve onların amacı, kendi yaşamlarının bedelini askerlerimize pahalıya ödetmekti.

Bu kanlı savaş hakkında ban çok ibretli iki olay anlatmışlardı. Siperde sağ kolundan kurşunla yaralanmış bir Vubıh, kamasını sağ eline alarak orya yaklaşan askerlerimizin üzerine atlamıştı. Derken bir kurşunda bacağına isabet etmiş ve Vubıh yere düşmüştü. Ama o, bu durumda bile sürünerek elindeki kamayı askerlere fırlatmıştı.

Öteki olay ise daha ilginçtir. Bizim askerler tarafından çevrilen ve artık kurtuluş yolu kalmadığını gören iki Vubıh, çareyi denize atlamakta bulmuşlar. Onlar filo gemilerinden kimsenin kendilerini görmeyeceğini düşünüyorlarmış. Ama onları fark etmişler ve yakalamak için filika göndermişler. Filikadaki subayın yemin ederek anlattığına göre, filikayı görünce iki Vubıh esir düşmemek için sulara gark olmuşlar.

Bu gerçekleri öğrendikten sonra Sayın Fadeyev’in aşağıdaki sözlerine hak vermeye başlıyoruz:”Fethedilen Kafkasya’nın Rusya’ya kazandırdığı üçüncü en büyük güç, Dağlı süvari askerlerdir. Şimdiki düzen sürdürülürse onların sayısı epeyce arttırılabilir, kaliteyse kuşkusuz en iyisidir. Dağıstanlı süvari birliği veya Anapalı süvari birliğinden daha iyi bir askeri güç düşünülemez… Sadece onların savaşçılığını doğru şekilde değerlendirmek gereklidir. Kafkasya’nın Ruslara kucağından askeri birlikler vermesi için bu gücün ortaya çıkmasına olanak sağlamak gerekir. O zaman Rus bayrakları altında bu güç, dünyayı belki de hayret düşürecektir.”

Karadeniz kıyısında oturan Vubıhlar, Şapsığlar ve Natuhaylar, belagat, söz sanatı, espri ve hazırcevaplılıkla da dikkat çeken topluluklardır(…)Burada Dağlıların ne kadar esprili ve hazırcevap olduklarını ortaya koyan birkaçörnek vermek istiyorum.

Bütün Çerkesleri genelde düzenbazlar olarak gören ve onlara çok sert davranan bizim yöneticilerden biri, yıllar önce Çerkes reisler ile bir buluşma sırasında yine aşırı sert davranmış, sinirli halde ve kaba tavırlarla bağırarak konuşmuş. Çerkesler onu dinlemişler. Sonunda ak saçlı, yaşlı bir Çerkes, gayet efendice ve kibar bir tarzda şöyle demiş:”Duyduğumuza göre sizin uygar Avrupa’nızda iki halk arasında kavga çıkarsa, diğerlerionları barıştırmak ve uzlaşma sağlamak için çalışırlar ve kavgalıları bir araya getirince, düşmanlar birbiriyle efendice ve saygılı şekilde konuşurlarmış. İyi ama biz de bir halkız!”

Diğer öykü ise daha ilginçtir. Bize düşman olan ve kalelerimize yakın olan arazide oturan boylardan birinin reisleri, kale komutanını evinde ziyaret etmişler. Orada divan ve kanepelerde rahatça yerlerini almışlar. Nerdeyse yarım saat geçmiş, komutan onların geliş nedenini öğrenmek için konuşmalarını bekliyormuş. Ama gelenler sessizce oturuyorlar, konuşmuyorlarmış. Bu suskunluktan dolayı sinirlenen ve sabrı tükenen komutan bağırmaya başlamış:”Neden konuşmuyorsunuz? Niye susuyorsunuz? Niçin geldiğinizi anlatsanıza yahu!”

Reislerden biri, komutana şu cevabı vermiş:”Bizim geleneklerimize göre, bir konuk birini evinde ziyaret ederse, niye geldiğini o ev sahibine anlatmak zorundadır. Tanrı bu ülkeyi bize verdiğinden beri bizler burada ev sahibiyiz, sizlerse buraya yeni gelmiş konuklarsınız. Demek ki önce siz konuşmalısınız bize dinlemek düşer.”

General Rayevski, Karadeniz kıyısındaki kalelerimizden birine yakın yerde oturan düşman boylarından birinin reislerinden birini görüşmeler için davet etmiş ve barış içinde yaşamak için gerekli saydığı koşulları onlara açıklamış. Ardından sözlerini daha açık şekilde ifade etmek için, masaya iki tabak konulmasını emretmiş. Tabakların birinde dostluk ve barışı simgeleyen ekmek ve tuz, ötekisinde savaşı simgeleyen kurşunlar ve şarapnel mermisi bulunuyormuş. Rayevski ekmek ve tuz olan tabağı göstererek Dağlılar’a şöyle demiş:”Barış ve asayiş içinde yaşarsanız ve eşkıyalık yapmazsanız size daima ekmek ve tuz ile geleceğiz.” Sonra kurşun ve şarapneli işaret ederek eklemiş:”Ama eğer haramilik, soygunculuk, haydutluk ve hırsızlık yaparsanız, size bunları göndereceğiz. Bundan böyle savaş ve barış size bağlıdır. Kendini seçin!”. Çerkes reisleri Rayevski’ye şu yanıtı vermişler:”Tanrıya çok şükür, yeterince ekmeğimiz var, tuzu ise bize gerektiği kadar Türk tüccarları getiriyorlar. Şu şarapnel ve kurşunlara gelince, evet bunlardan yana çok eksiğimiz var. Siz daha fazla gönderin bizde bunları toplarız.”

1840’lı yılların başında Dağlılar, kıyı hattımıza karşı başarılı akınlar düzenliyorlardı. Hatta bazı kalelerimize saldırmaya cesaret etmişler ve kimisini ele geçirmişlerdi. Bu, morallerini öylesine yükseltmiş, onlara öylesine özgüven sağlamıştı ki, bizi Doğu Karadeniz kıyılarında temelli ve toptan silip atmaya kalkıştılar ve zafere ulaşacaklarında emindiler. Bir defasında Vubıhlar kalabalık bir güç toplayarak kalelerimizden birini kuşatmışlardı. Söylenenlere göre, yaklaşık 15 bin kişiymişler. Bu sefer hatta toplarsı bile varmış. Ama önce görüşmeler yapmak için kaleye delegeler göndermişler. Garnizon komutanı G.C. kaleyi kuşatanların reisleriyle görüşmeyi kabul etmemiş. Dağlılar ona sormuşlar:”Buraya neden geldiniz? Yani şu anda elinizde bulunan bu bir avuç toprağa muhtaç mısınız? Sizi bilmeyiz ama biz bu toprağa muhtacız. Bizim ticaretimizi engelliyorsunuz. Sizin silahlarınızın ateş sesleri yüzünden kundaktaki bebeklerimiz uyuyamıyorlar. Hiç zorlanmadan kalenizi ele geçirebiliriz ama size anlamsız şekilde zarar vermek ve kötülük yapmak istemiyoruz. Bizi silaha sarılmaya ve zor kullanmaya mecbur etmeyin, çünkü bu durumda kimseye acımayız. Sağ kalanlarınızı ise köle gibi esir pazarında satarız. Eğer bizimle baş edebileceğinizi düşünüyorsanız, çok büyük bir hata yapıyorsunuz. Toplarımız var, en cesur adamlarımızdan oluşan yaklaşık 20 bin kişilik bir güç topladık. İnanmıyorsanız adamlarınızı gönderin ve kendileri yerinde gözleri ile görsünler. Kılıçlarımız üzerine yemin ederiz ki, size dokunmayız. Ancak topraklarımızı terk edin. İsterseniz deniz yoluyla gidin, buna engel olmayız. İsterseniz kara yoluyla topraklarımızdan geçerek çekip gidin. Bütün mal varlığınız ve malzemelerinizle gidebilirsiniz. Yolda sizin güvenliğinizi sağlar ve size eşlik ederiz. Misafirlerimiz gibi yolculuk edersiniz ve kimse size dokunmaya cesaret edemez. Size eşlik edecek 100 cesur yiğitten çekiniyorsanız, onlarını el kolunu bağlayarak size teslim ederiz. Böylece güvenceniz olurlar. Çekin gidin! Yoksa sizi dehşet bekliyor ve pişman olacaksınız”.

Komutanımız, düşman kuvvetlerini ve toplarını saymaya gerek olmadığını bildirmiş, Vubıh kampına dam göndermemiş.

Böylece görüşmeler sonuç vermemiş ve Vubıhlar çevredeki tepelere toplarını yerleştirerek kaleye ateş etmeye başlamışlar. Neyse ki onlar nişan almayı ve topu hedefe yöneltmeyi yeterince bilmedikleri için kısa sürede mermileri bitmiş ve çok fazla zarar vermemişler. Derken bizim Karadeniz filosunu gemileri de yetişmişler ve Vubıhlar, kuşatmayı kaldırıp geriye çekilmek zorunda kalmışlar.

Kafkasya’daki ordumuzda Vubıhlar, Dağlıların en cesur boyu olarak bilinirler, cesaretleri ve sarsılmaz mertliklerinden dolayı onları çok takdir ederler. Zaten bizim Kafkasya’daki askerlerimiz bu konularda hiç yanılamayan hakemlerdir.

Vubıhlar’a karşı hazırlıksız ve maceracı seferler düzenlemek, intihar etmekle aynıdır. Kafkasya’da uzun yıllar askerlik yapmış yaşlı bir subay bunu özellikle vurguladı ve “Vubıhlar savaşta birere aslandırlar, onlarla şaka olmaz!” derdi. Genelde Kafkasya’da Vubıhlar’a “Dağlıların şövalyeleri” dediklerini birçok kez duydum.

Doğu Karadeniz kıyısında Natuhay, Vubıh ve Şapsığlar ‘la komşu arazide 10 yıldan çok askerlik yapmış kıdemli ve öğrenmeye meraklı subaylardan biri, Vubıhlar’ın askeri gelenekleri hakkında bana bazı bilgiler vermişti. Bunları okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Vubıhlar’da bize karşı veya herhangi bir Dağlı boya karşı savaşmak, özgür olan herkesin doğal hakkı sayılır. Herhangi bir kişini tek başına veya topladığı yandaşlarıyla birlikte savaşa gitmesini kimse yasaklayamaz. Hatta bu kişinin savaşacağı halk, Vubıhlar’ın düşmanı değilse bile, bu kişinin veya belirli grubun o halka karşı savaşma hakkı engellenemez.

Bize karşı savunma durumları ve Vubıhlar’a düşman olan komşu Dağlı boylara karşı savaşları hariç, bütün savaşların amacı genelde yağmalama ve ganimet ele geçirmektir. Bu şöyle oluyor: Ya yerinde oturamayan, enerjisini harcamak için yol bulamayan ve beş parasız kalan bir delibaş serdengeçti, kendi kafasına göre birkaç kişi bulur ve akına çıkar. Ya da daha önce başarılı seferler yaparak nam salmış bir elebaşı, yeni bir sefer düzenlemek için, bu işe hevesli olanları kendi başına toplar ve komşuları üzerine akın yapar. Yani bu ikinci yolun, aslında birinciden farkı sadece çapı ve elebaşının ünlü olmasıdır.

Ya da savaş için halk meclisinde karar verilir. Bu durumda, oluşturulacak ve akın yapacak güçlere her aile mutlaka asker vermek zorundadır. Kuvvet teşkil edilince, askerler bir komutan seçerler ve bu komutan, birlikleri teftiş ederek görevine başlar. İki savaşçı yan yana durur ve ikisi de ucundan tuttukları birer sopayı başları üzerine kaldırıp bir tür kapı oluştururlar. Komutan onların yanı başında durur ve bütün savaşçılar birer birer onun önünde ki kapıdan geçerler. Komutan geçenlerin silah, elbise ve donanımını kontrol eder. Komutanın önündeki bu canlı kapıdan geçen her er, komutanın ayakları altına bir taş bırakır. Bu taşların sayısına göre erlerin sayısı belirlenir. Kötü silahlanmış ve hazırlıksız olan er, aşağılanarak birlikten uzaklaştırılır.

Seçilmiş komutanın otoritesi ve saygınlığı öylesine büyüktür ki, onun sopayla vurduğu biri bile bunu hakaret saymaz. Halbuki Vubıhlar’ın geleneklerine göre, normalde bırakın birine sopayla vurmayı, atına bile vursanız bunun cevabı hançerdir, yani ölümdür.

Kimse savaşa hizmetçisiyle birlikte katılamaz. Gençleri yaşlılara hizmet ederler, oysa bu bir yükümlülük değildir. Sadece komutanın, yükünü ve eşyasını erlere taşıtma yetkisi vardır. Savaş birliklerine müstahdemler eşlik ederler ve onların görevi, sefer sırasındaki molalarda kamp ve çadırları kurmak, inşaat işlerini yapmaktır. Çünkü yüksek ve karlı dağ geçitlerini aşarlarken birliklerin mola yerlerinde dinlenmeleri gerekir. İlerleyen birlikler kamplarını olduğu gibi bırakırlar ve geri dönüşlerde de bunlardan yararlanırlar.

Herhangi bir er, savaşta yaşamını yitirdiğinde bu acı haber ailesine ilginç bir şekilde iletilir. Atlı bir Vubıh, şehidin ailesinin oturduğu evin yakınındaki yüksek bir yere yaklaşır ve oradan evdekilere seslenir:”Falan evdemidir?”Evdekiler bunun üzerine durumu anlarlar ve şehidin ardından ağıt yakmaya, ağlamaya ve yas tutmaya başlarlar.

Vubıhlar’da söz konusu yağmacılık ve akıncılık geleneği olsa da, onların çok çalışkan ve üretici bir toplum oldukları söylenir. Vubıh topraklarını bilen ve onlara yakın bölgelerde oturan bir subay da böyle diyordu. Ben bu savaşçı boyun topraklarından(denizden) iki kez geçtim ve onların çok güzel işlenmiş, bakımlı tarlalarını bizzat gördüm. Kıyıdaki dağ yamaçlarında ekime elverişli olup da boş bırakılmış bir karış bile toprak göremezsiniz. Dağlar, ta doruklarına kadar satranç tahtasını hatırlatan kareler şeklinde tarlalarla parsellenmiştir. Burada arpa, mısır, darı ve diğer tahıllar ekilir ve denizden bakınca bu ekinler harika bir manzara oluştururlar. Köyler, yemyeşil meyve bahçeleri ve koruların kucağındadır. Çay ve dere yataklarındaki yemyeşil kadife çimenlerde at yılkıları, sığır ve koyun sürüleri otlamaktadır. Nüfusları ve ekonomik durumlarına bakılırsa, Vubıhlar’ın Türklerle(Osmanlı) ticareti oldukça yoğundur. Türkler hızlı ve hafif kayıklarıyla bizim kruvazörlerin arasından sızarak kıyıya yanaşmayı başarıyorlar. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, İkinci makale, Oteçestvennıye zapiski dergisi, c.142, 1862, Sayı 5, s.306-313)…Batı Kafkasya’nın durumu, bütünüyle farklıdır. Orada belki de her köy, her ev her Dağlıyı dize getirmek için savaşmak gerekecektir. Bilemiyorum, ama deneyimli kişilerin bana anlattıklarına bakılacak olursa, Vubıhlar ulaşılamaz dağlarına ve ormanlarına çekilerek bize karşı sonuna kadar direneceklerdir. (V. Skaryatin. Kafkasya Notları, İkinci makale, Oteçestvennıye zapiski, c.142, 1862, Sayı 5, s.325)

Bu makale Sefer E. BERZEG’in “Kafkasya ve Diaspora Yayın Hayatından” Kitabından aktarılmıştır…

Kaynak: http://circassianportal.com/kafkas-daglarinin-sovalyeleri-ubihlar

Kültür ve Yaşam içinde yayınlandı | Yorum yapın

ÇERKES DİLLERİNE GENEL BAKIŞ : KAFKASYA VE TÜRKİYE

 Murat PAPŞU

Kafkasya tarihin eski dönemlerinden beri birçok halkın bir arada yaşadığı, kendine özgü tarihi-etnografik yapısı olan bir bölgedir. Azeriler, Gürcüler, Ermeniler gibi nüfusu milyonlarla sayılan büyük halkların yanında, Dağıstan’da olduğu gibi nüfusları birkaç bini geçmeyen halklar da yaşamaktadır.

Öncelikle ‘Kafkasya’da konuşulan diller’ ve ‘Kafkas dilleri’ ayrımına dikkat etmek gerekir. ‘Kafkas dilleri’ terimi sadece, dünya dilleri içinde ayrı bir dil ailesi olarak kabul edilen, Kafkasya’nın yerli halklarının konuştuğu diller için kullanılır.

Kafkasya’da konuşulan diller değişik dil ailelerine aittir. Bunlardan en büyüğü Hint-Avrupa Dil Ailesi’dir. İran Grubu dilleri (Osetçe, Tatça, Talışça, Kürtçe), Ermenice, Rusça ve Ukraynaca Hint-Avrupa dilleridir.

Azerice, Kumukça, Nogayca, Karaçay-Balkarca Kafkasya’da konuşulan Altay dilleridir. Türkçe Kafkasya’da yaşayan Türkiye asıllı Rumlar (Urum) ve Stavropol’de yaşayan Türkmenler (Truhmen) tarafından da konuşulur.

KAFKAS DİLLERİ

Kafkas dilleri, sadece Kafkasya’da bulunan ve diaspora mensupları dışında dünyanın başka hiçbir yerinde konuşanı olmayan, eski ve yalıtılmış bir dil grubudur. Kafkas dilleri için ‘İber-Kafkas Dilleri’ terimi de kullanılır. Bir dönem ‘Yafetik Diller’ ve ‘Paleokafkas Dilleri’ terimleri de kullanılmış, fakat kabul görmemiştir.

19.-20. yüzyıllarda bazı dilbilimciler Kafkas dillerinin genetik birliği tezini ileri sürmüşlerse de, bugün dilbilimcilerin görüşüne göre tüm Kafkas dillerini ortak bir kökene bağlamak güçtür. Bazı dilbilimciler de Kafkas dilleriyle, eskiden Ortadoğu ve Anadolu’da konuşulan Hatti, Sümer ve Hurri-Urartu dilleri arasında ilişki kurmaya çalışmışlardır. Bazıları da Bask diliyle köken bakımından yakınlık olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bu konuda kanıtlanmış bir tez ve genel olarak kabul edilmiş bir görüş yoktur.

Kafkas dilleri dört gruba ayrılır. Bazı dilbilimciler Nah ve Dağıstan dillerini aynı grupta toplayarak üç gruba ayırırlar.

I. Nah (Vaynah) Dilleri: Çeçen, İnguş, Bats (Batsbiy)

II. Dağıstan dilleri: Avar-Andi-Dido (veya Tsez), Dargi-Lak, Lezgi

III. Kartvel (Güney Kafkas veya İber) Dilleri: Gürcü, Megrel-Laz , Svan

IV. Kuzeybatı Kafkas (Abhaz-Adığe) Dilleri: Adığe, Abaza, Ubıh

Kafkas dilleriyle ilgili terminoloji ve sınıflandırma, Rusların Kafkas halklarına verdiği adlara ve özellikle Sovyetler döneminde kurulan idari bölgelerin adlarına göre oluşturulmuştur. Buna göre 40 civarında Kafkas dili vardır. Ancak bu sayı tartışmalıdır ve gerçekte daha azdır, çünkü aynı dilin lehçeleri ayrı diller olarak kabul edilmiştir. Kafkas dillerini Rusya Federasyonu’nda 4.5 milyondan fazla kişi konuşmaktadır.

Eskiden beri yazısı ve yazılı edebiyat geleneği olan tek Kafkas dili Gürcücedir (M.S. 5. yy). Yaygınlaşmayan alfabe denemelerini saymazsak, diğer Kafkas dilleri yakın bir zamanda, 1920-30’larda yazılı hale gelmiştir; alfabeleri Kiril alfabesini esas alır. 30’dan fazla Kafkas dili olmasına karşın Rusya Federasyonu’nda bunlardan ancak 8’i yazı ve edebiyat diline sahiptir: Abaza, Adığe, Çeçen, Avar, Lak, Dargi, Lezgi ve Tabasaran dilleri. Ancak Adığecenin iki lehçesi ayrı diller kabul edildiği ve İnguşça da Çeçenceden ayrı sayıldığı için resmi rakam 10’dur. Bu dillerde basın, yayın, radyo, televizyon ve sınırlı eğitim hakkı tanınmıştır. RF dışında, Abhazya’da Abazaca devletin resmi dilidir. Gürcistan’da konuşulan Svanca ve Megrelce ile Türkiye’de konuşulan Lazcanın resmen kabul edilmiş yazı ve edebiyat dili, yayın ve eğitim hakkı yoktur.

ABHAZ-ADIĞE (KUZEYBATI KAFKAS) DİLLERİ

Adığe, Abaza ve Ubıh dilleri bu grupta yer alır. ‘Abhaz-Adığe’, ‘Kuzeybatı Kafkas’ veya ‘Abasg-Kerket’ dilleri olarak da adlandırır. Devrim öncesi Rusya ve Batı literatüründe ‘Adığece’ için daha çok ‘Çerkesçe’ terimi kullanılır. Çerkes adı bugün Türkiye’de diğer Kafkas halklarını da kapsayacak biçimde kullanıldığından ve dilbilim lteratüründe yerleşmiş olduğundan ‘Adığece’ terimini kullanmak daha uygun görünüyor.

Sovyetler döneminde siyasi düşüncelerle yapılan dil sınıflandırması terminoloji konusunda karışıklık yaratıyor. Çerkesler (Adığeler), Sovyetler Birliği kurulurken Adıgey Özerk Bölgesi, Şapsığ Ulusal Bölgesi, Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi ve Kabardey-Balkar Cumhuriyeti adlarında ayrı idari birimler içinde bırakıldılar. Şapsığ Ulusal Bölgesi 1945’te kaldırıldı. İlk yıllarda adları, sınırları ve statüleri sık sık değişen bu idari birimler bugün Rusya Federasyonu’na bağlı üç cumhuriyet (Adıgey, Karaçay-Çerkes ve Kabardey-Balkar) olarak varlığını sürdürüyor.

Çerkeslerle ilgili etnik ve dilbilimsel tanımlar bu idari birimler esas alınarak yapıldı. Tarihteki Çerkeslerin torunları olan ‘Adıgeyli’, ‘Çerkes’ ve ‘Kabardey’ halkları ortaya çıktı. Farklı tarih, yazı ve edebiyat oluşturuldu. Aynı şekilde Abhazya’da yaşayan Abazalarla Karaçay-Çerkes’teki Abazalar ayrı halklar (Abhaz ve Abazin) ve dilleri de ayrı diller kabul edildi.

Bugün de esas alınan bu sınıflandırmaya göre Abhaz-Adığe dil öbeği beş dilden oluşmaktadır: Adıgey, Kabardey, Abhaz, Abazin ve Ubıh dilleri. Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde konuşulan dil aynı olduğu için sık sık ‘Kabardey-Çerkes dili’ terimi de kullanılır. Adığeyce ve Kabardey-Çerkesçe ‘Adığe dilleri’ veya ‘Çerkes dilleri’ olarak adlandırılır.

Kafkasya’da Ubıh kalmadığı ve artık ölü dil olduğu için Ubıhça Sovyet ve Rusya dilbilim araştırmalarında fazla yer almaz ve bazen bu sınıflandırmaya dahil edilmez.

Dilbilim ölçülerine göre yapılan ve dünyada genel olarak kabul edilen sınıflandırmaya göre ise Adığece iki lehçeden oluşan tek bir dildir. Kafkasya’nın kuzeybatısında yaşayan Adığe boylarının (Abzeh, Şapsığ, Bjeduğ, Çemguy, Hatukay v.d..) konuştuğu lehçe ‘Batı Adığe’ lehçesidir ve Adıgey Cumhuriyeti’nin devlet dilidir. Daha doğuda yaşayan Kabardey ve Besleneylerin konuştuğu lehçe ise ‘Doğu Adığe’ (veya ‘Kabardey’) lehçesidir; Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde diğer dillerle birlikte devlet dilidir.

Abhazya’da ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde konuşulan Abazaca da aynı dilin lehçeleridir. Yazı dili olmayan Ubıhça dışında Abhaz-Adığe dilleri yazılı dillerdir. Sovyetler döneminde yaratılan bu ayrımdan dolayı her birinin iki alfabesi ve iki edebiyat dili vardır.

Adığece, Abazaca ve Ubıhçanın bugün artık var olmayan ortak bir Batı Kafkas dilinden türediği kabul edilir. Ubıhça, Abazaca ve Adığece arasında ara konumda bulunur; bu Ubıhların coğrafi olarak Abazalarla Adığeler arasında bulunmalarıyla açıklanır. Karşılaştırma sonuçlarına göre Abaza ve Adığe dillerinin yaklaşık ayrılma tarihi M.Ö. 2000 olarak tahmin ediyor (J.C.Catford). Bu karşılaştırmalarda iki dil arasında bulunan ortak kelime (cognate) oranı % 28’dir.

ADIĞECE

19. yüzyıl ortalarında Batı Adığelerinin nüfusu 700-750 bin arası, Doğu Adığeleri ise 55 bin (1885 yılında 25 bin Besleney, 30 bin Kabardey) civarında tahmin ediliyor. 1864’te biten Kafkas-Rus Savaşı sonunda Adığelerin büyük çoğunluğu Osmanlı topraklarına sürgün edildi. Bugün Türkiye, Ürdün, Suriye, Mısır ve İsrail’de bulunan Adığe diasporası Kafkasya’dan 4-5 kat fazla nüfusa sahiptir; Suriye’de 40 bin (Smeets 1984: 53), Ürdün’de 30 bin (Smeets, ibid.), İsrail’de 3 bin (Catford 1986: 240).

2002 genel nüfus sayımına göre Rusya Federasyonu’nda 716.966 kişi Adığece konuşmaktadır (587.547 kişi Kabardey, 129.419 kişi Batı Adığe lehçesi).

Dünyada en büyük Çerkes nüfusu Türkiye’dedir. 19. yüzyılda Osmanlı topraklarına büyük çoğunluğu Çerkes olmak üzere 1.200.000-1.500.000 Kafkasyalının yerleştiği biliniyor. Türkiye sınırları dışında kalanları, o dönemdeki yoğun savaşlar ve hastalıklar nedeniyle olan nüfus kaybını ve nüfus artış hızını göz önüne alarak bugün için yaklaşık 2-3 milyon gibi bir tahminde bulunulabilir.

Ç’ahe (Aşağı) olarak adlandırılan Abzeh, Natuhay, Şapsığ, Çemguy, Hatukay, Bjeduğ, Mahoş v.d. boylar ağız farklılıklarıyla Batı Adığe lehçesini konuşuyorlardı. Doğuda yaşayan ve Şhağ (Yukarı) olarak adlandırılan Kabardeyler ve Besleneyler ise Doğu Adığe lehçesini konuşuyorlardı. Sayıca az olan Adığe boyları daha büyük olanlara karıştılar. Hem Çarlık zamanında hem de Sovyetler döneminde uygulanan iskan politikasıyla Kafkasya’da da Adığecenin ağızları saflıklarını yitirdiler. Bugün, özellikle diasporada mensup olunan boy ile konuşulan lehçe veya ağız her zaman örtüşmemektedir.

Batı Adığe Lehçesinin Abzeh, Bjeduğ, Çemguy ve Şapsığ olmak üzere dört temel ağzı vardır.

Sürgün öncesi Kafkasya’da ve bugün diasporada konuşulan en yaygın Batı Adığe ağzı, nüfusları itibarıyla Abzehlerin konuştuğu ağızdır. Kafkasya’da ise Abzehçe konuşan tek köy Adıgey Cumhuriyeti’nde bulunan Şovgenovski’dir.

Şapsığların sayısı da Abzehlere yakındır. Hemen hemen aynı bölgelerde, birçok köyde de karışık olarak yaşamaktadırlar. Şapsığların tarihi topraklarının büyük bölümü bugünkü Adıgey Cumhuriyeti’nin sınırları dışında kalmıştır. Adıgey’deki küçük bir grup dışında Şapsığlar bugün Krasnodar Eyaleti’nin Tuapse ve Lazarevsk ilçelerine bağlı köylerde yaşıyorlar (yaklaşık 10 bin). 1924’te kurulan Şapsığ Ulusal Bölgesi 1945’de kaldırılarak Lazarevsk ilçesine (rayon) dönüştürüldü. Adıgey Cumhuriyeti’nin dışında kaldıklarından anadillerinde eğitim ve yayın hakkından yararlanamıyorlar.

Bjeduğ ve Çemguy ağızlarını konuşanların sayısı Kafkasya’daki nüfuslarıyla ters orantılı olarak Türkiye’de ve diğer ülkelerde nispeten azdır. Çemguylar diasporadaki en küçük Adığe topluluğudur. Adıgey Cumhuriyeti’nin Adığe nüfusunun çoğunluğunu Bjeduğlar ve Çemguylar oluşturur. Kafkasya’da kalmadığı için Adığe lehçebiliminde adları geçmeyen Hatukaylar ise birkaç köy dışında Kayseri-Pınarbaşı’nda yaşarlar (18 köy).

Doğu Adığe (Kabardey) Lehçesi Adığe-Abhaz dilleri içinde 45 ünsüzle en basit fonetik sisteme sahip olan dildir. Yaklaşık 13-14. yüzyıllarda ortak Adığe dilinden ayrıldığı düşünülüyor. Besleneylerin konuştuğu Adığece Kabardeycenin bir ağzı sayılmaktadır ve Batı lehçesine daha yakındır.

Rusya Federasyonu’nun Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde, Adıgey Cumhuriyeti’nin Hodz, Koşehabl ve Bleçepsın köylerinde, Kuzey Osetya’nın Mozdok bölgesinde ve Stavropol Eyaleti’nin bazı köylerinde yaşayan Kabardeyler tarafından konuşulur. Diasporada ise başta Türkiye 0lmak üzere Suriye’de ve Ürdün’de yaygındır. Türkiye’de Kabardeylerin en yoğun yaşadığı bölge, esas olarak Kayseri’nin ve kısmen Sivas’ın ve Göksun’un köylerini de içine alan Uzunyayla’dır. Kabardeyler Türkiye’deki Adığeler içinde dillerini en iyi koruyan gruptur.

Alfabe, Yazı Dili ve Eğitim

1800’lerin başlarında ilk Adığe alfabeleri yapılmaya başlandı. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında yazı, dar bir aydın çevresinde sınırlı kaldı. İlk önce Arap harflerini esas alan alfabeler kullanıldı. Batı lehçesi için 1918’den 1927 yılına kadar Arap alfabesi, 1927’den 1938’e kadar Latin alfabesi kullanıldı. 1938’den itibaren de Kiril-Rus alfabesine geçildi. Doğu lehçesi (Kabardeyce) için Latin alfabesi 1923’te yapıldı,. 1924’te N.F.Yakovlev tarafından geliştirildi ve 1936’ya kadar kullanıldı. 1936’dan itibaren Rus alfabesinin harfleri esas alınarak hazırlanan Kiril alfabesine geçildi. Çok sayıdaki ünsüzü karşılamak için iki-üç harften oluşan kombinezonlar yaratıldı veya işaretler kullanıldı.

Batı Adığe lehçesi için yazı ve edebiyat dili, fonetik olarak en basit kabul edilen Çemguy ağzı üzerine kurulmuştur. Kabardey lehçesi içinse Büyük Kabardey ağzı esas alınmıştır.

Son yıllarda anadile ilginin artmasıyla Adığe alfabelerinde değişiklik yapılması, Latin alfabesine geçiş konuları tartışılmaya başlandı. 90’ların başında 10 kadar Adığe alfabesi teklifi yapıldı. Son yıllarda tek bir Adığe alfabesi için çalışmalar yapılıyor. 1999 yılı sonunda dilbilimci akademisyen Muhadin Kumahov tarafından üç cumhuriyetin ilgili makamlarına tek Adığe alfabesi projesi sunuldu. Ancak bugüne kadar bu konuda bir karar alınmadı.

Dolayısıyla, Türkiye’de açılacak Adığece kurslarda, yazı dili haline gelmiş bu iki lehçenin esas alınması gerekiyor. Batı lehçesinde yazı dili için Çemguy ağzı esas alındığından, konuşan sayısı bakımından Türkiye’de ve Kafkasya’da oran tersine olsa da Abzeh, Şapsığ, Bjeduğ ve Hatukay ağızlarını konuşanlar bu kurslarda ‘Çemguy’a tâbi olacaklar. Kabardey lehçesi için durum daha basit. Batı lehçesindeki kadar belirgin ağız farklılıkları olmadığından, Türkiye’deki tüm Kabardeyler ve Besleneyler küçük bir çabayla yazı diline geçiş yapabilirler.

Kafkasya’da Durum

1979-1989 yıllarında, kentleşme, turizmin gelişmesi ve 60-70’li yıllarda ‘ulusların kaynaşması’ sloganı altında yürütülen Rusçanın yaygınlaştırılması politikası sonucunda anadili öğretimi kesintiye uğradı. Rusça baskın dil konumuna gelmeye başladı. Adığece mecburi ders olarak sadece köy okullarında haftada iki saat okutulmaya başlandı. 1980’lerin sonunda ‘Adığece bilmek gereksiz’ düşüncesi yerleşti. Dile bu ilgisizlik aydınların tepkisini doğurdu ve yayın organlarında anadilin önemi ve rolü üzerine uzun tartışmalar yaşandı. 1990’ların başında Kabardey-Balkar Cumhuriyeti egemenlik kazanınca devlet dilinin seçimi problemi nedeniyle dil yasasının hazırlanması gergin geçen birkaç yıl aldı. 16 Ocak 1995’te K.B.C. başkanı V.Kokov “Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Halklarının Dilleri Yasasını”imzaladı. Yasaya göre 3 dil – Adığece (Kabardeyce)- Balkarca ve Rusça- ‘devlet dili’ statüsü kazandı. Yasa, cumhuriyette yaşayan diğer halkların dillerinin de korunup geliştirilmesine imkan veriyor.

Rusya Federasyonu Anayasası’nın 3. maddesi Rusçayı RF’nin devlet dili olarak tespit etmekle beraber ‘cumhuriyetlere kendi devlet dillerini tesis etme’ hakkını veriyor. Bu diller devletin iktidar organlarında, yerel yönetim organlarında, cumhuriyetin devlet kurumlarında Rusçayla birlikte kullanılıyor. ‘Herkesin anadilini serbestçe kullanma; iletişim, eğitim, öğrenim ve sanat dilini özgürce seçme’ hakkı cumhuriyetlerin anayasalarında güvence altına alınmıştır. ‘Adığey Cumhuriyeti’nde eşit haklara sahip diller Adığeyce ve Rusçadır’ (A.C.Anayasası, M.5). ‘Kabardey-Balkar Cumhuriyeti topraklarında devlet dilleri Kabardeyce, Balkarca ve Rusçadır’ (K.B.C. Anayasası, M.76). ‘Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde devlet dilleri Abazaca, Karaçayca, Nogayca, Rusça ve Çerkesçedir’ (K.Ç.C. Anayasası, M.11).

Üç Çerkes cumhuriyetinde ulusal okullarda anadili ve edebiyatı derslerinin sınıflara göre dozajı şöyledir.

1-4. sınıflarda haftada 6 saat,

5-7. sınıflarda 4 saat,

8-11 (lise) 3 saat.

Ulusal olmayan okullarda haftada iki saat Adığece dersi vardır. Bir dönem matematik v.d. derslerin Adığece okutulması uygulaması başlamış, fakat daha sonra kaldırılmıştır.

Yüksek öğrenim kurumlarında eğitim Rusça yapılıyor. Adığecenin devlet dili statüsü kazanmasına bağlı olarak bu dilde de eğitim yapılması planlanıyor. Ancak bu fikir öğrenciler ve öğretmenlerin çoğu tarafından iyimser karşılanmıyor. Birçok kişi yüksek öğrenim kurumlarında anadilde eğitim yapılmasının eğitimin kalitesini ve düzeyini düşüreceğini düşünüyor.

ABHAZ-ABAZACA

Türkiye’de ve Ortadoğu ülkelerinde genel olarak Abaza adıyla bilinmelerine karşılık, Kafkasya’da ‘Abhaz’ ve ‘Abazin’ diye bir ayrım vardır ve literatüre de bu şekilde yerleşmiştir. ‘Abhaz’, Abhazya’da yaşayan ve kendilerini Apsuva olarak adlandıran gruba Gürcülerin verdiği ad olarak bilinir. Kuzey Kafkasya’da Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde yaşayanlar ise ‘Abazin’ olarak adlandırılır. Abazaların bir kısmı geçmiş yüzyıllarda iki grup halinde Abhazya’dan kuzeye geçip yerleşmişlerdir. 13.-14. yüzyıllarda Kuzey Kafkasya’ya yerleşen ilk grup Tapanta (veya Bashağ) adıyla bilinir.

Diğer grup ise dağlık bölgelerde yaşayan ve bu nedenle Aşharuva (veya Şkaravo) (‘dağlı’) olarak adlandırılan Abazalardır. Tapantalardan üç dört yüzyıl sonra Kuzey Kafkasya’nın düzlüklerine inerek yerleşmişlerdir.

Abazaca, Adığece ve Ubıhça ile aynı kökten bir Kuzeybatı Kafkas dilidir. 19. yüzyıl ortalarında Abhazya’da 170-180 bin, Kuzey Kafkasya’da Kuban bölgesinde de 40-50 bin kişi tarafından konuşuluyordu. 1864’te sona eren Kafkas-Rus Savaşı sonucunda nüfusun çoğu Osmanlı topraklarına yerleşmek zorunda kaldı. 1885’de Kuzey Kafkasya’da yaklaşık 10 bin, 1897 Rusya genel sayımına göre de Abhazya’da 58.697 Abaza kalmıştı. 1989 SSCB sayımına göre Abhazya’da 104 bin, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde 30 bin Abaza yaşamaktadır. Ayrıca sürgün sırasında Gürcistan’ın güneyine, Acara bölgesine yerleşmiş birkaç köy vardır. Türkiye’de ise, kesin sayı bilinmemekle birlikte, 100-150 bin kişi olduğu tahmin ediliyor. Ürdün ve Suriye’deki Kafkas diasporası içinde de Abazalar vardır.

Lehçe ve Ağızlar

Abazaca Kuzey Kafkasya’da Tapanta ve Aşharuva, Abhazya’da Apsuva olarak üç temel lehçeden oluşmaktadır. Kafkasya’da artık konuşulmayan, fakat Türkiye’de hâlâ yaşayan lehçe ve ağızlar ise henüz tamamen incelenmemiştir. Bu konuda bir çalışmayı Hollanda Leiden Üniversitesi’nde çalışan Abhazyalı dilbilimci Prof. Vyaçeslav Çirikba yürütüyor.

Çirikba’ya göre Abaza dili beş lehçeden oluşuyor. Abhazya’da Bzıb, Abjua; Kuzey Kafkasya’da Aşharuva ve Tapanta; bunlara ilaveten beşincisi, Çirikba’nın üzerinde çalıştığı ‘Sadz’ lehçesi bugün sadece Türkiye’de konuşuluyor (Adapazarı-Düzce). Sadz lehçesini konuşanlar gibi dağlık Abhazya’nın Ahçıpsu, Pshu, Tsabal ağızlarını konuşanlar da 19. yüzyıl ortalarında tamamıyla Osmanlı topraklarına sürgün edildiklerinden, bu ağızlar da sadece Türkiye’de konuşuluyor.

Sovyetler döneminde Abhazya’da konuşulan Abjua ve Bzıb lehçeleri (Abjua esas alınarak) ‘Abhazca’ ve Kuzey Kafkasya’da konuşulan Tapanta ve Aşharuva lehçeleri (Tapanta esas alınarak) ‘Abazince’ olarak ayrı yazı ve edebiyat dili haline getirildiler. Bugünkü Rusya dilbilimine göre de Abhazca ve Abazince yakın akraba iki ayrı dil kabul edilirler. Dünya dilbilimcilerinin çoğu tarafından ise aynı dilin lehçeleri olarak görülürler. Ortak gramer yapılarını ve temel sözcük dağarcıklarını korumuşlardır. J.C.Catford’un yaptığı karşılaştırmaya göre iki lehçe arasındaki eş asıllı veya ortak kelime (cognate) oranı % 80’dir.

Abhazyalı Abazalar (Apsuvalar) dillerini Apsuşüa (veya Apsuva bızşüa) olarak adlandırırlar. Kuzeybatı Abhazya’da (Gudauta bölgesi) Bzıb ve güneydoğuda (Oçamçira bölgesi) Abjua lehçesi konuşulur. Abhazya’da artık kaybolmuş olan diğer lehçe ve ağızlar (Sadz, Çücı, Ahçıpsı, Pshu, Aybga, Tsabal, Guma ve Abjaqua) Türkiye’de hâlâ yaşamaktadır. Türkiye’de Apsuva lehçesi konuşan Abazalar yoğun olarak Sakarya, Düzce, Bolu, Bursa-İnegöl, Bilecik-Bozüyük ve Eskişehir’de yaşarlar. Diğer illerde de tek köyler vardır.

Kafkasya’da ‘Abazin’ olarak adlandırılan Tapanta ve Aşharuva grubu ise Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde ve Türkiye’nin Adana, Kayseri, Sivas, Tokat, Çorum, Samsun, Eskişehir, Bilecik illerinde yaşarlar.

Alfabe, Yazı Dili ve Eğitim

Abhazya’da Abazaca için ilk alfabe 1862 yılında dilbilimci P.K.Uslar tarafından Rus harfleri temelinde hazırlandı; bu alfabeyle birlikte edebiyat dili oluşmaya başladı. Cochua’nın 1909’daki uyarlamasına kadar Abaza alfabesi birkaç kez değişti. Cochua’nın uyarlaması 20 yıl kullanıldı ve bu alfabeyle dini hikayeler (1912) ve ilk okuma kitabı (1920) basıldı.

Yakovlev tarafından Latin temelli bir alfabe yapıldı ve bu ‘ortak Abaza alfabesi’ SSCB’nin ‘genç yazılı dilleri Latinleştirme’ politikasının parçası olarak 1928’de kullanıma girdi. Bu dönemde edebiyat dili Bzıb lehçesinden Abjua’ya geçti. Aslında Abjua daha az karmaşık olmamasına rağmen o zamanın belli başlı yazarlarının lehçesiydi.

1936-1938 yıllarında Latin temelli alfabeler yerlerini genellikle Kiril temelli alfabelere bırakırken Abazaca, Stalin ve Beria’nın Abhazya’yı Gürcüleştirme politikasının sonucu olarak Gürcü alfabesine uyarlandı. Bu alfabe 1953’de Beria ve Stalin’in ölümüne kadar kullanıldı. Fakat 1940’ların ortasından itibaren Abaza okulları Gürcü okullarına dönüştürüldüğü ve Abazaca yayınlar engellendiği için bu alfabeyle çok az şey yayınlandı. 1954’den itibaren, bir komite tarafından hazırlanan Kiril temelli alfabe kabul edildi. Bu alfabe, bazıları Uslar’ın alfabesinden alınmış 14 Kiril olmayan karakter barındırıyor. Bu durum yazı makinesi, bilgisayar ve matbaadan yararlanmada sorun yarattığı gibi, bazı fonolojik özelliklerin gösterilmesinde tutarsızlıkları olduğu için eleştiriliyor. Yapılan küçük değişikliklerle bugün hâlâ kullanılıyor. Sayıları Abhazya’dakinden fazla olan Türkiyeli Abazalarla iletişim ve evrenselliği açısından Latin temelli bir alfabe için sürekli öneriler yapılıyor.

Kuzey Kafkasya’da Abazaca için 1847’de Elburgan’da doğan ve İstanbul’da eğitim gören Umar Meker’in Arap temelli bir alfabe ve ders kitabı hazırladığı, okulda çocuklara eğitim verdiği biliniyor. Ancak bu alfabe ve kitap günümüze kadar ulaşmadı. Genel olarak kabul edilen ilk alfabe 1933 yılında Kubina-Elburgan ağzı esas alınarak Latin temelli olarak hazırlandı, 1938’de bugün kullanılan Kiril temelli alfabeyle değiştirildi.

Abazaca için Türkiye’de açılacak kurslarla ilgili sorunlar ve yöntemler konusunda şunlar söylenebilir: Türkiye’de her iki yazı dilinin (Apsuva ve Tapanta) konuşanları vardır. Apsuva lehçesinin ağızları bakımından Abhazya ile Türkiye arasında tersine bir durum söz konusudur; yazı diline esas olan Abjua’yı konuşanlar Türkiye’de olmadığı gibi (veya çok az), Türkiye’de konuşulan ağızlar da Abhazya’da yoktur. Ancak bu ağızlar arasında büyük farklılıklar olmadığı için bir problem olmaz.

Tapanta ve Aşharuva lehçeleri için ise Türkiye’dekiler açısından şans sayılabilecek bir durum söz konusu: Kafkasya’da (Karaçay-Çerkes’te), lehçeleri yazı diline esas alınan Tapantaların sayısı Aşharuvalardan oldukça fazladır. Türkiye’de ise tam tersidir, çoğunluğu Aşharuvalar oluşturuyor. Aşharuva lehçesi Apsuva’ya daha yakın olduğundan açılacak kurslar hepsine hitap edebilir.

Adığece veya Abazaca kurslarda öğretimin Latin alfabesiyle mi Kiril alfabesiyle mi olması gerektiği tartışılıyor. Latin alfabesi hem dünyadaki yaygınlığı, hem Türkiye’de kullanılıyor olması, hem de Kiril alfabesine göre kolaylığı bakımından elbette daha avantajlıdır. Mevcut Kiril alfabelerindeki problemler –üçlü, hatta dörtlü harf kombinezonları, farklı okunuşların ayrı harfler kabul edilmesi, iki lehçedeki aynı sesin farklı harflerle yazılması v.b.- ayrı bir konu. Ancak 70 küsur yıldır bu diller Kafkasya’da yazı ve edebiyat dili olarak kullanılıyor ve her türlü materyaliyle azımsanmayacak bir birikim var. Kiril alfabesini öğrenmeden bütün bu birikime ulaşmak mümkün değil. Latin alfabesiyle Adığece ve Abazaca öğretmek her şeye sıfırdan başlamak olur ve ancak birbirimize mektup yazmaya yarar. Yine de, gerektiğinde kullanmak üzere standart bir Latin alfabesinin kabul edilmesi gerekir. Tamamen Latin’e geçiş, bu ancak Kafkasya’daki cumhuriyetlerde kabul edilirse mümkündür. Rusya Kiril alfabesini bırakıp Latin’e geçmediği sürece o da çok zor görünüyor.

 

KAYNAKLAR :

- Chirikba, A. Viacheslav; “Common West Caucasian”, Leiden Ün., Hollanda, 1996

- Adığebze Pselhalhe – Slovar Kabardino-Çerkesskogo Yazıka, Moskova, 1999.

- Genko A.N.; “Abazinski Yazık”, Moskova, 1955.

- Berzeg, E.Sefer; “Adige-Çerkes Alfabesinin Tarihçesi”, Ankara,1969.

- “Kafkas Dilleri”, Sürgünde Kafkasya – Kültür Eğitim Dizisi 2, Kafkas Kültür Derneği, İstanbul, 1990

Kaynak: http://demokratikcerkesplatformu.org/mpapsu.htm

Kültür ve Yaşam içinde yayınlandı | Yorum yapın

Güney Osetya anlaşmazlığı

 

Bağımsızlığın ilanı ve patlak veren çatışmalar
Rusya’nın tutumu
Savaşın sonucu

Osetya, coğrafi olarak Kafkas sıradağları tarafından ve siyasi olarak da bu bölgeyi ele geçiren Rus çarlarının, ülkenin güneyini Gürcistan’ın yönetimine sokmalarından beri bölünmüş bir ülke. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Kuzey Osetya, Rusya Federasyonu’nu oluşturan cumhuriyetlerden biri olurken, Güney Osetya, Gürcistan’ın bir parçası olarak kaldı.

Ancak Güney Osetya Tiflis’den daha fazla Moskova’ya meylediyordu. Gürcistan’dan ayrılarak (Kuzey Osetya’yla tekrar birleşmek suretiyle) Rusya Federasyonu’na katılma talepleri, Gürcistan tarafından toprak bütünlüğüne ve kendi egemenliğine tehdit olarak algılandı ve algılanıyor. Güney Osetya’nın statüsü konusundaki anlaşmazlık çözülemedi.

Bağımsızlığın ilanı ve patlak veren çatışmalar

Eylül 1990’da Güney Osetya Demokratik Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi. 20 Kasım 1990’da kendi bağımsızlığını ilan eden Gürcistan Parlamentosu, Aralık 1990’da Güney Osetya Cumhuriyeti’nin özerkliğini kaldırdı ve bölgeyi doğrudan Tiflis’in yönetimi altına soktu. Bu kararı, o zamanki Sovyet Devlet Başkanı Gorbaçov bir kararnameyle yürürlükten kaldırdı. Güney Osetya’da silahlı çatışmalar başladı.
1989’da Güney Osetya’nın yaklaşık 98 bin nüfusu vardı; bunlardan 65 bini Oset, 20 bini Gürcüydü. Kasım 1991’de, Gürcülerin çoğu Güney Osetya’nın başkenti Tshinvali’den ve çevresindeki köylerden kaçtılar. Aynı ayın 23’ünde, o zamanki Gürcistan Devlet Başkanı Zviad Gamsahurdiya, “silah taşıyabilen bütün Gürcüleri” Güney Osetya’nın gerçekten Gürcistan’dan ayrılmasını önlemek için, Tshinvali üzerine yürümeye çağırdı. Güney Osetya Parlamentosu bunun üzerine cumhuriyetin bağımsızlığını yeniden onayladı, olağanüstü durum ilan etti ve 1 Aralık 1991’de kendi Ulusal Muhafız Birliği’nin kurulması kararını aldı.
Ocak 1992’de Gamsahurdiya devrildiği için Gürcü birliklerinin saldırısı gerçekleşmedi. Ondan sonra iktidara gelen Edvard Şevardnadze, görüşmelerde bulunmak istediğini bildirdi ve hemen Güney Osetya’daki Gürcü Ulusal Muhafız birliklerinin kontrol altında olmadığını iddia etti. Birçok görüşme girişimi boşa çıktı.

Rusya’nın tutumu

Rusya, Güney Osetya’nın 1991’de kurulan Rusya Federasyonu’na katılmak için defalarca yaptığı başvuruları reddetmesine rağmen, birliklerini Kuzey Osetya sınırına yığdı ve 18 Haziran 1992’de bu birlikler, savaş helikopterleri ve tanklarla birlikte Gürcü Ulusal Muhafız birliklerine karşı Tshinvali civarında savaşa girdiler. Devlet Başkanı Şevardnadze, bunu Moskova’nın Güney Osetya’yı zorla ilhak etmek için emperyalist bir girişimi olarak nitelendirdi. Gürcü Ulusal Muhafız birlikleri Güney Osetya’ya ağır bir bombardıman saldırısına başladılar.

22 Haziran 1992’de, Rusya’nın 1991 yazından beri görevde bulunan devlet başkanı Boris Yeltsin, tarafları görüşmeler için Ukrayna’nın Dagomıs kentine davet etti. Burada Rusya, Gürcistan, Kuzey ve Güney Osetya’dan birliklerin katılımıyla oluşturulacak bir barış gücünün gözetiminde ateşkes anlaşmasına varıldı. Gürcistan-Güney Osetya sınırında ve Tshinvali çevresinde güvenlik koridoru kuruldu ve 4 Temmuz 1992’den itibaren burayı gözetim altında bulunduracak barış gücü konuşlandırıldı.

Savaşın sonucu

Güney Osetya ve Gürcistan arasındaki anlaşmazlık, kaynaklara göre 1.000 ila 2.000 kişinin yaşamına mal oldu. 1.000 civarında kişinin yaralanmasına ve en başta Osetlerden, ayrıca Gürcülerden de on binlerce kişinin sığınmacı duruma düşmesine neden oldu. Anlaşmazlık kesin olarak sona ermedi, çünkü Güney Osetya’nın statü sorunu çözüme kavuşturulmadı.

Şu anda Güney Osetya’da hüküm süren yokluk ve yoksulluk yüzünden sertlik yanlılarının sesi kesildi. Ancak Rusya Federasyonu’na katılma arzusu önceki gibi devam ediyor. Mayıs 1996’da Moskova’da, Gürcistan, Kuzey-Güney Osetya ve Rusya, Güney Osetya ve Gürcistan arasında en azından ekonomik ilişkilerin yeniden kurulması ve her iki tarafın anlaşmazlığın çözümünde barışçı metotlara başvurmakla yükümlü olmasını öngören bir memorandum imzalandı.

Kaynakça:
Pogrom. Zeitschrift für völker Nr. 192- Dez.l996/Jan.1997 “Konflikt um Südossetien” Yuri Tshovrebov: What will futuıre bring? Ağustos 1996 tarihli yayımlanmamış elyazısı;
David Zurabişvili: “Stalemate in Tskhinvali”; War Report’tan (tarihsiz), s. 29;
Lavrence Shets: “War Eyes on Moscow’, War Report, Haziran 1996, s. 32;
Ossetia – A Caucasian Bosnia in microcosm”, Paper submitted to a conference an the North Caucasus at SOAS. April .1993, by Julian Birch, Department of Politics, Universty of Sheffield.
Alıntı: Yvonne Bangert- Kafkasya Yazıları – Yaz 98 Yıl: 1 Sayı: 4

http://www.kafkas.org.tr’dan alınmıştır.

Kültür ve Yaşam içinde yayınlandı | Yorum yapın